Sitem Hep Âşinâlardan Gelir

Sitem Hep Âşinâlardan Gelir

Üzerinde yaşadığımız topraklar; stratejik, jeopolitik bir sürü sebep yüzünden, başağrısı bol diyârlar listesinin zirvesinden hiç inmiyor. Buna, tapu bedeli denilebileceği gibi, fatalist gözlükle kader yakıştırması da yapılabilir. Nâbî de ikinci gruba katılıyor:

Ne sendendir, ne bendendir, ne çarh-ı kîne-verdendir,

                        Bu derd-i ser, humâr-ı neşve-i câm-ı kaderdendir.”

(Ne sendendir, ne bendendir, ne de kîndâr felektendir / Bu baş ağrısı, kader kadehinin neş’esinden yayılan sarhoşluk yüzündendir.)

Tabiî ki, koca Nâbî’nin başındaki ağrı ve onun sebebi, Türkiye’nin Milenyum Çağı’nda ortaya çıkan klinik raporuna çok uzak mevkide duruyor. Fakat ağrıya bakışı ile vardığı netîce, ne kadar aktüel ifâde edilmiş. Zâten büyük şâirliğin mihekk taşı burada, yâni, vücûda uygun elbîse dikme hünerinde yatıyor.

Nâbî’deki bu ustalık mâdeni, tecrübeye de aynı misâfirperver tavrını gösterip, saygıda kusûr etmiyor:

Bâğ-ı dehrin hem hazânın, hem bahârın görmüşüz,

                        Biz, neşâtın da, gamın da rûzıgârın görmüşüz.”

Diyen güngörmüşlük imbiği, Türk’ün hükmüne giren-çıkan yedi iklîm-dört köşeyi de anlatmış olmuyor mu?

Hani, dili olsa da söylese dediğimiz asır-dîde çınarlar, binâlarla hâlâ akıp giden sular var ya, işte onların ağzından çıkmış gibi duran bu nefis beyit, aynı zamanda bahârın, neşâtın tekrar geleceğinin de müjdecisi.

“Ordu-millet” mefhûmu, Dünyâ’nın gelmiş-geçmiş soyları arasında, sâdece Türk’e uygun düşmüştür. Dün olduğu gibi, bugün de, aynı sıfat bizim patentimiz altındadır.

Yahyâ Kemâl, Süleymâniye’de Bayram Sabâhı’nda her ne kadar Türk milleti için:

Ordu-milletlerin en çok dövüşen, en sarpı”

Hitâbını kullanmışsa da, böyle bir sıralama, ancak Türk toplulukları arasında yapılabilir.

Ordu-millet olmanın çok büyük birkaç şartı arasında, vatan sevgisi, kınalı gelinin duvağı gibi pul parıldatıyor. Çağ açıp kapayan azmin arka plânında, had safhada bir vatan muhabbeti bulunmaktadır. Vatan, Türk’ün hem cânı, hem cânânıdır. Bundan dolayı, vatan üzerinde zaman zaman aksi ve hüzünlü rüzgârların esmesi, ümîdin sekteye uğramasıdır, kaybolması değil. Yine Nâbî’nin, sitemin kaynağını keşfe çalıştığı mısrâları, vatan seyâhatine bir hayli kılavuzluk yapıyor:

Hayâlinden gelir gam hâtıra, cânâneden gelmez.

                        Sitem, hep âşinâlardan gelir, bîgânelerden gelmez.”

Cânân ve âşinâ târiflerine uyan nice güzellik arasına, hiç teklîf almadan vatan da girer. Ondan gelecek sitem, katlanmaktan şikâyet edilmeyecek tat ve hazdadır.

Türk târîhi, Türk’ün vatanı uğruna yaptığı fedâkârlıkların târîhidir. Yaklaşık bir asır önce, her çeşit tâlihsizliğe rağmen, hâlâ üstünde dolaşabildiğimiz vatan coğrafyası, şimdi elimizde kalan azîz parça ile mukâyese edildiğinde; bir tarafta yüzlerce odası, salonu olan bir kâşâne, diğer yanda küçücük stüdyo dâire görülüyor. Nefes darlığımızın temelinde, bu mekân küçülmesinden gelen oksijensizlik var.

Bize, mevcut vatanımızı da çok gören dış mihraklar ve onların maşası durumundaki iç figüranlar, sitem değil, mahkûmiyet karârı çıkarsalar bile, Türk’ü vatanından soğutamazlar. Çünkü harâret damardan geliyor…