Sofra

Sofra

Tam olarak neredeydi, hangi gün hangi akşamdı hatırlamıyorum. Bütün arkadaşlar toplanmış, kendimize bir ziyafet çekmenin hazırlığını yapıyorduk. Kim ne bulduysa getirmişti. Evin hanımı yoktu. Arkadaşın hepimizi rahatlıkla ağırlayabileceği evinde bir araya gelmiş, şöyle adamakıllı bir yemek yemenin derdine düşmüştük. Yemeği yer, ardından da bir güzel koltuklarımıza kurulur, her zamanki gibi tadına doyum olmaz sohbete geçerdik.

Her şey çok güzeldi. Arkadaşımın evinde akşam buluşacaktık. O da zaten mesaiden sonra çıkıp eve geçecek, bize ikram edeceği kallavi yemekleri daha akşam bastırmadan hazır edecekti. Bunalmış, kendi özel dünyalarımızda sıkılmıştık. Hazır bu fırsat, epeydir görmediğim arkadaşlarla birlikte olmanın emsalsiz keyfini daha eve varmadan yaşamaya başlamıştım.

Evi bize çok uzak sayılmazdı. Akşam ben gelmeyeceğim diye bizimkilerden izin koparmam zor olmamıştı. Hem gider açılırdım, biraz nefes alır, etrafta neler oluyor, ortalıkta ne var ne yok arkadaşlardan öğrenirdim. Ben ağız aramaya ihtiyaç duyulabilen ilişkilerden oldum olası nefret ederdim. Ağız aramak, ağız yoklamak, zarf atmak da neyin nesiydi? Birbirini seven insanlar koşulsuz bir rahatlık içinde birbirlerine kalplerini açarlardı, gerisi lâf-ı güzâftı, çekilmeye değmezdi.

Ben de bir iki file bir şeyler alıp, gideceğim yere eli boş varmak istememiştim. Hatırlıyorum, pahalıydı, ama muz almıştım, Anamur’dan gelmişti, sapsarıydı. Ne kadar kaliteliydi bilmem, ama birkaç kilo da Washington portakal almıştım. Yarma da vardı, ama benimkisi daha parlak görünüyordu, albenisi beni çarpmıştı.

Her zamanki gibi yine en geç gelen ben olmuştum. Bazı arkadaşlar evdeki koltuklara kurulmuş, birazdan hazırlanacak sofrayı bekliyorlardı. Her tarafı yemek kokuları sarmıştı. Mutfaktan gelen kokuları duyan birinin aç olmasa bile açlıktan kırım kırım bir hâle düşmemesi mümkün değildi. Benim de midemde ziller çalmaya başlamıştı, oysa daha çok değil bir iki saat önce evde hafiften atıştırmış, Ayla’nın akşam için hazırladığı yemekten birkaç kaşık almıştım.

Arkadaşların bir kısmı ayaktaydı ve hiç mi hiç boş durmuyorlardı. Biri sofrayı seriyor, biri kaşık çatal yerleştiriyor, biri tuzluğu arıyor, biri de su kabına su dolduruyordu. İnsanın bu coşkuyu selamlaması gerekirdi. Ne güzeldi, çoktandır birbirimize uzak kaldığımız arkadaşlarımız şimdi ortak bir sofranın etrafında her biri bir tarafından tuttuğu koşturmaca içinde birazdan yaşayacağımız müstesna güzellik için kendini parçalıyordu.

Ev sahibi masraftan kaçınmamıştı. Aldıklarıma “Niye zahmet ettin?” diye hafiften kızmayı da ihmal etmedi. O bizim aldıklarımızın hepsinden almış, hiç kimsenin bir şey getirmesine fırsat vermeyecek şekilde sofrayı donatacak bir hazırlık yapmıştı. Olsun, bize düşen eli boş gelmemekti, hem her zaman mı geliyorduk, hem her zaman mı bir aradalığın o güzel tatlarını yaşama şansımız vardı.

Neyse hikâye uzun, koltuklara yayılmış arkadaşlardan kimse bir şey beklemiyordu. Çoğu idareciydi, küçük taşra muhabbeti almış başını gidiyordu. Kimi yakın olduğu kaymakamdan kimi içtikleri ayrı gitmeyen savcıdan kimi de zaman zaman bir araya geldikleri şu yeni gelen başhekimdem söz ediyordu, benim bu minvalde söz karışacak bir dedikodu zincirim yoktu. Arkadaşların hepsi bir şeyle ilgileniyordu, “En iyisi mi,” dedim “ben de bir şeyler yapayım.” Salata malzemeleri ortada duruyordu, kalktım, ben de salata yapmaya başladım.

Salataydı, domatesti, biberdi, turptu şalgamdı hepsini bir tepsiye topladım ve mutfaktaki diğer arkadaşların coşkusuna katılarak bende elimdekileri soymaya, onları dilimlemeye ve salatayı tamamlamaya çalıştım.

Sofra tamamdı, artık herkes yemeğe buyur edilebilir, birlikte bu mükemmel lezzetler arasında dolaşıp durabilirdik. Ev sahibi arkadaş kurduğu yer sofrasına milleti buyur ettiğinde ben de elimde tabaklara ayırdığım salatayla odaya girmiştim. Herkes bir çırpıda sofradaki yerini almış, bana ve ev sahibi arkadaşıma yer kalmamıştı. Olsun çok doğaldı, kalabalıktık, sofraya yerleşmek kolay değildi. Bana ağır gelen ayakta bizim kalmışlığımızı gören arkadaşlardan birinin yekinip de bize de yer açma derdinde olmamasıydı. “Aa siz ayakta kaldınız!” dediler, günahlarına giremem, ama kimse de “Azıcık sıkışalım siz de oturun.” filan demedi. Kalmıştık, olsun bizde kalkar yandaki çalışma masasında yemeğimizi yerdik. Buna içerleyecek bir şey de yoktu. Ne mızmızın ne de yüksünmenin bir anlamı vardı. Hemen oldu bitti bir çabuklukla kendi soframızı da kurmuş, biraz yukarıdan ama yerde oturan arkadaşları rahatlıkla takip edebilecek bir yerde yemeğimizi yemeye başlamıştık.

Sonra tuhaf şeyler oldu, yemek hazırlığı için koştururken orada koltuklara yayılıp oradan buradan muhabbet eden arkadaşlardan biri bana dönerek önce oturduğumuz yere baktı sonra da “Ya üstat, acaba bir bakar mısın kimyon var mı? Bir kimyon getirsen!” dedi. Ev sahibine değil bana söyledi. İlginçti, kimin evinde olduğunu bilmiyordu. Ev sahibinden rica edebileceği bir şeyi benden istemişti. Bana gücü yetmiş olmalıydı, ya da beni ev sahibi sanıyordu. Birbirimize bakıştık, ev sahibi arkadaşım tabii ki hemencecik mutfağın yolunu tuttu ve sofranın mükemmel bir şekilde işlemesi için elinden geleni yapmaktan geri durmadı.

Yerim yurdum tuhaftı, abartmış kendimi tuhaf hissetmiştim. Sanki ne sofrada bir yerim vardı ne de birazdan başlayacak zevkli sohbete katılacak bir enerjim kalmıştı. Kimsenin umurunda değildim. Yüzüm asılmış, rengim solmuş, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarındaki çocukları gibi ağlamak için kendime bir yer, bir köşe bulmaya çıkmıştım.