EDEBİYAT İLMİHÂLİ

EDEBİYAT İLMİHÂLİ

Bugünlerde istediğim düzeyde okuma fırsatı bulamıyorum. Annemin bir iki haftadır hastanede geçen günleri zihnimi başka bir şeye teksif etmeme pek fazla izin vermiyor. Çoğu günübirlik olsa da sıklıkla dışarı çıkıyorum, onların yorgunluğu bana pek fazla okuma fırsatı vermiyor. Ama yine de bu koşturmacayla geçen günlerde okuma fırsatı bulduğum tek zaman dilimi yolculuklar.

Hüseyin Su’nun Takvim Yırtıkları’nı bu hengâmede okudum. Hüseyin Su, bir müstear isim, sahibi yabancısı olduğumuz biri değil. İbrahim Çelik benim yıllardır derin bir saygıyla takip ettiğim, ülkemizin önde gelen yazarlarından biri. Bana en çok ahlakî duruşu, derinliği ve insaniyeti yakın gelir.

Takvim Yırtıkları 3 ciltten oluşuyor. Ben kitabın tamamının bitmesini bekleyemedim. İlk cildini an itibariyle bitirmiş durumdayım. Trabzon’a gidiyorum, yoldayım, havalardayım. Kalan ciltleri de yere iner inmez bitirmenin bir çaresine bakacağım. İlk ciltte bile bir hayli heyecanlandım, etkilendim ve hissettiklerimi bir an önce kayda geçirmek istedim.

Birkaç ay oluyor, İbrahim Çelik’i bir konuşmasında dinlemiştim. Dinleyiciler arasında birkaç arkadaş birlikte hazır olmuştuk. Yazılarından tanıyor, kendisi üzerine söylenen pek çok iyi şeyden haberdar olarak onu bizzat kendi sunumundan dinlemek istiyorduk. Yazmak üzerine konuşmuştu, ama anlattıkları daha çok yapıp ettiklerimizin bize yüklediği sorumluluklar üzerineydi. Bize konuşması arasında sık sık iltifatta bulunsa da biz onun nezaketinden bir kez daha haberdardık ve yılların usta kaleminin yapıp ettikleriyle ahlaki dünyası arasında nasıl bir bağ kurduğuna bizzat tanıklık etmek istiyorduk. Yazmayı bir eylem olarak görüyordu, eylem her neyse, nasıl bir şeyse onun bir fıkhi çerçevesi olduğuna işaret ediyor, insanın cümle yapıp ettiklerinden olduğu gibi yazıp çizmelerinden de sorumlu olduğunu söylüyordu. Bunları düşünmek, bu konularda izleyiciler üzerinde ahkâm kesmek tabii ki kolaydı ve söylediklerinin ne ölçüde sıkı bir şekilde takip edilen bir düstur olduğunu herkes gibi ben de merak ediyordum. Çoktan dağılmış, ayarları epeydir iyice bozulmuş insanların etraflarında düzgün ve ilkeli birilerinin varlığına tahammüllerinin olmadığını az çok biliyordum. Öyleydi gerçekten, insan bir kere bozulmaya görsün, etrafındaki herkesin kendisi gibi yoldan çıktığına, artık onlardan da kendisi gibi bir hayır gelmeyeceğine, dolayısıyla da bu dünyanın sonuçta birbirine benzer insanlardan oluştuğuna inanmak istiyordu.

Bütün bu genellemelerin hiçbir karşılığının olmadığını öğrenmek için Hüseyin Su’yu yakından tanımak gerekir. İnsan onu dinlediğinde ya da yazdıklarını okuduğunda hoş bir imrenme duygusuyla kendi üzerine düşünme çabasını asla ve asla ertelememesi gerektiğini kavrıyor. Edebiyat çevrelerinde birbirlerinin açıklarından nemalanarak yaşayanların eğer bir şekilde toparlanma dertleri varsa tezvirat ve dedikodudan ibaret iş ve güçlerini derhal bırakıp Hüseyin Su’nun Takvim Yırtıkları’nı okuması gerekiyor.

Kitabına öylesine bir göz gezdirmedim. Adam akıllı okudum. İçinde çizmediğim yer kalmadı. Daha yeni okumalar yapma hevesindeki ergen taliplerin dikkati gibi kitapta ne var ne yok hemen her şeye dikkat kesildim. Kitabı bu hâliyle başka birine emanet verebileceğimi sanmıyorum. Meğer neler neler dikkatimi çekmiş, meğer kitap beni nasıl da kendi gerçekliğimle yüz yüze getirmiş. Kötü mü olmuş, hayır. Sağ olsun, var olsun.

İbrahim Ağabey’i dinlerken bize bir fıkıhtan söz ediyordu. Ben bu kitabı dikkatle okurken acaba başka bir başlık vermek gerekseydi o ne olurdu diye düşünmedim değil. Koydum da ismini, bu olsa olsa bir edebiyat ilmihali olabilirdi. İçinde akaid vardı, fıkıh vardı, ahlak her tarafına sinmiş, sirayet etmiş öylece mütemmim bir kitap olmuştu.

Kitabın içeriğinden pek fazla söz etmek istemiyorum. Edebiyat dünyasında pek sık rastlanan bir usta çırak ilişkisinin giderek şeyh-mürid ilişkisine evirilen serüvenini bu kitapta bütün çeşitliliğiyle birlikte takip etmek mümkün.

Seksenlerin dünyasında din ve dinî düşüncenin Edebiyat dergisi etrafında toplanan yazarlar nezdinde nasıl bir dil oluşturduğu, açığa çıkan duruşun nasıl bir kıymet kazandığı, Nuri Pakdil’in şahsında onu çevreleyerek gelişen bir dikkat ve bağlılığın ortaya nasıl bir verimlilik koyduğunu görmek isteyenler bu kitabın içinde kaybolmayı göze alarak okumak zorundalar. Karizmalar çözülecek, bildik ezberler sarsılacak, kısmen müstear sayılabilecek bir yaşamın içinde yırtılan takvim yaprakları bol Ankara, biraz Tavşanlı, biraz Menemen ve biraz da Hendek üzerinde konuşlanarak yeniden okunacaktır.

Takvim Yırtıkları, bir dönem dışarıdan bir ilgiyle takip ettiğimiz Edebiyat dergisinin şimdi çoktan kapanmış mutfağına girmemize, orada dolaşan ruh iklimlerine tanıklık etmemize, ama en çok da bir yazarın sessiz ve derin varlığına eşlik etmemize imkân veriyor.

Ben bu duygular içinde kendi takvim yapraklarıma dönüyorum. Yırtmış mıydım, koparmış mıydım, sahi ben onları ne yapmıştım, habire soruyorum. Birine bağlanmış mıydım, birinde kaybolmuş muydum? Sonra bana ne kalmıştı, benden ona ne gitmiş, ondan bana ne gelmişti?

İleride sıkı bir edebiyat klasiği olarak bir yer tutacağından kesinlikle emin olduğum bu kitabın yazarını hürmetle selamlıyorum. Dersimi alıyorum, kendime çeki düzen vermemin gerekliliğinden bir kere daha haberdar olarak, ayaklarımı yere basmanın vakti saatini kolluyorum.