Tarih araştırmacısı Uğur Atik: “Aşure tevhidi anlatır”

Tarih araştırmacısı Uğur Atik: “Aşure tevhidi anlatır”

Tarih araştırmacısı Uğur Atik ile bir araya geldik. Muharrem ayı vesilesi ile “Aşure” üzerine sohbet ettik. Birliği anlatan aşureden yola çıkarak, hayatımızdaki değişimlere değindik…

 

Söyleşi: Müge Aydın

“Medeniyet nedir ?” diye sorarak söyleşiye başlamak isterim.

Sırtımızı geçmişe dayayıp geçmişten geleceğe bir köprü olabilmektir medeniyet. Ecdadımızın bize öğrettiği bilgileri, adab ve muaşeret kuralları içinde, bizden sonraki nesillere aktarabilmektir medeniyet. Biz aslında, sema yapıyoruz. Bizden öncekilerden aldığımızı bizden sonrakilere aktarıyoruz. Hakk’tan aldığımızı halka veriyoruz. Hepimizin yaptığı iş bu ama kolay da değil. Bize öğretilenlere, içimizdekileri katıp sonrakilere bırakacağız. Bize birtakım bilgiler öğretiliyor… Öğretilenlerle yetinirsek, bizden sonrakiler için bir haksızlık olur. Bize öğretilenlere mutlaka biz de bir şey katarak aktarmamız gerekiyor.

Peki, bunu yapabilmek için neye ihtiyacımız var?

Öncelikle sevgi, sonra saygı… Sevgi ve saygı ile bir araya gelince aşk, kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aşk ile yapabilmemiz gerekiyor bu işi kalbimizin de aynı ritimle çarpabilmesi için… Ömrümüzün sonuna kadar taze tutabilmemiz için bir tek şeye ihtiyacımız var. O da “Edep Ya Hu!” diyebilmek. Edep olmazsa, hiçbir şey olmaz. Kur’an-ı Kerim’i açınız, birinci ayetten sonuncu ayete kadar bütün Kuran’ın manası edep.

Modern zamanlarda bize ne oldu?

Ne olduğu hakkında benim hiçbir fikrim yok ama şimdiki gençlerden, kendi kızımdan örnek vereyim bizim gözlüklerimizle hayata bakamıyorlar ya da bizim penceremizden hayata bakamıyorlar. Bütün hayatın bir cep telefonu içerisinde, her şeyin bir ekran içerisinde olduğu kanaatindeler. Manayı ıskalıyorlar ne yazık ki…

Hicri yeni yılı idrak ediyoruz. Muharrem ayı denilince Hz. Hüseyin’in (r.a.) şehadeti ve peygamberlerin mucizeleriyle “Aşure Günü” dile geliyor. Bu bağlamda,  aşure’nin iç manasından bahsedebilir misiniz?

Aşure, tevhidi anlatır. Bir araya gelmez gibi görünen malzemelerin bir araya gelmesinden oluşur. Semavi dinler de bir araya gelmez gibi görünse de aşure kazanının içinde buluşurlar. Aşure birlikte yaşamanın ve hoşgörünün ağız tadına yansımasıdır. Dört kutsal kitap, bütün peygamberler aşureyi anlatır. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) miraca çıkışı, Hz. İsa’nın göğe çıkışı, Hz. Musa’nın mucize göstermesi, Eyyub aleyhisselamın yaralarının iyileşmesi, Yunus aleyhisselamın balığın karnından çıkışı, Nuh aleyhisselamın gemisinin Cudi Dağı’na varışı… Bütün bu mucizevi olaylar, muharrem ayına tekabül ediyor. Biz aşure yaparken, bu mucizevi olayları yâd ediyoruz. O niyetle her malzemeyi aşure kazanına boşaltıp mablak denilen kaşıkla karıştırmaya başlıyoruz…

Efendim, geleneksel olarak aşure nasıl yapılır?

Bir kere aşure abdestsiz yapılmaz. Önce abdest alınır, sonra da niyet edilir… Niyet edildikten sonra yaşanan mucizelerin yüzü suyu hürmetine malzemeler aşure kazanı içine sırasıyla boşaltılır. Aşure yapılırken en az yedi, en fazla kırk bir malzeme koyuyoruz içine. Eğer durumumuz müsait değilse, bu kadar malzemeyi alamıyorsak, bal koyuyoruz içine. Arı en azından kırk tane çiçeği dolaşmıştır, her birinden birer usare almıştır. Biz de bu niyetle aşurenin içine bal katıyoruz… Bir de aşurenin çeyizi vardır. Aşurenin üstü on iki malzeme ile süslenir. Kuru dut, tarçın, kuş üzümü, fıstık gibi yemişlerle süslenir. Bu malzemeler çeyiz diye anılır. Pek niye on iki malzeme? On iki imamı temsil eder. On bir İhlas ve bir Fatiha’yı temsil eder… Tekkelerdeki aşure, saraydaki aşure, konaklardaki aşure hepsi aynı olmakla birlikte yapımları farklıdır.

Nedir bu fark?

Tekkelerde aşure yapılırken mablak öpülür ve daha sonra aşure karıştırılmaya başlanır. “Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali, Ya Hasan, Ya Hüseyin, Ya Fâtıma-tüz-Zehrâ, On iki İmam, On dört Pâk aşkına… Cümlesinin cemine, demine Hu Hu Hu…” diye dua ile karıştırılmaya başlanır. Derviş, her kaşığı çevirişte bir “Hu” çeker. Diğer derviş gelir, “Lâ İlâhe İllallah” deyip karıştırır. Sonra bir derviş gelir, o da öpüp başına koyar kaşığı. Merziyeler okunur, ilahiler okunur. Bu şekilde aşure pişirilir. Sarayda, aşure piştikten sonra aşure destilerinin içine boşaltılır. Hafif akışkan ve mayi bir kıvamda servis yapılır. Aşure, saraydan çıkarken ilk önce tekkelere, padişah hangi tekkeye bağlıysa önce oraya gönderilir. Ondan sonra medreselere, kışlalara, camiilere gönderilir. Bütün paşalara, paşazadelere… Her birinin dairesine aşure destisi ile dağıtılır.

Aşure destisi yıkanmadan iade edilir. Aşure yapılırken siz o kadar çok sevap kazandınız ki, yıkarken de sevabınız artsın denilerek yıkanmadan gönderilir. Siz aşure yaparken o kadar sevap kazandınız ki, ben de bunu altın ile ödüllendiriyorum denilerek iade edilir. Altın ya da bir avuç tuz atılır. Tuz çok önemlidir bizim için. Tuz bir yaşam malzemesidir. Tuz için zamanında savaşlar olmuştur. Yeniçeri Ocağı’na değinecek olursak kara kazan vardır. Yeniçerilerde dört tane ocağın iki gözü aşureye ayırırlar. Dualar okuyarak, Hz. Hüseyin Efendimize (r.a.) ağıtlar okuyarak aşureyi yaparlar ve dağıtırlar.

Tekkelerden ve saraydan bahsettiniz, sıra konaklara geldi sanırım…

Babaannelerimizin konağında da aşure piştikten sonra evin yaşlısı tarafından bir Yasin-i Şerif okunur. Bu sure okunduktan sonra evin genç kızı dağıtır aşureyi. “Bizim evimizde gelin adayı var, bizim kız da serpildi büyüdü. Haberiniz olsun…” diye aşureyi evin genç kızı dağıtır. Konaklarda böyle olmuştur. O dönemlerdeki mahallelerde de bu şekilde bir yaşantı devam etmiştir.

Arapça “on” anlamına gelen, “aşara” kelimesinden türetilen aşure, onuncu günden sonra yapılır. Bunun önemi üzerine konuşabilir miyiz?

Hz. Hüseyin Efendimiz (r.a.) muharrem ayının birinci gününden onuncu gününe kadar Kerbelâ’da susuz, bir damla suya hasret kalarak mücadele verdi. Bu sebeple muharrem ayının ilk on günü herkese göstererek, kana kana su içilmez. Edeben ya kapalı kaplarda içilir ya da kimse görmeden yavaş bir şekilde içilir. Hz. Hüseyin’in şehadeti ve mucizelerin gerçekleştiği günden, muharrem ayının onuncu gününden sonra biz aşureyi yapıyoruz. Aşureyi yaparken, yaşanan bütün mucizevi olayları yâd ediyoruz. Yaşananları iliklerimize kadar hissederek aşureyi yapıyoruz. Sevaba nail oluyoruz yaparken de yerken de… Her şeyi bir sevaptır aşurenin. Mesela aşure, Peygamber Efendimize (s.a.v.) salavat getirmeden yenmez. İlk önce bir salavat getirilir sonra aşure yenilir. Biz Müslüman aşuresinden bahsettik, bir de “Anuşabur” denilen Hristiyan aşuresi vardır.

Peki, anuşabur nasıl yapılır? Bizim bildiğimiz aşureden farkı nedir?

Hristiyanların aşuresine anuşabur denilir. Onlar ilk önce aşureyi “gelin” ediyorlar. Buğdayı haşladıktan sonra tencerenin içine boşaltıyorlar. Sonra da evin güzel en köşesine tencereyi oturtuyorlar. Herkes en güzel giysilerini getirip aşure tenceresinin üstünü kapatıyor. O aşurenin içindeki buğday ne kadar geç soğursa, o kadar fazla sevap aldıklarına inanıyorlar. Bu yaptıklarına da “aşureyi gelin etmek” diyorlar. Aşure yapıldıktan sonra yine dağıtılıyor. Bizim saray kültüründe aşure yapılırken, Hristiyanların da aşure yaptığına tanık oluyoruz. Bizden öğrendikleri kanaatindeyim.

Her iş niyet ile başlar… Siz de “Önce niyet etmek gerek, ben bu kültürü yaşamak istiyor muyum?” diye anlatıyorsunuz…

Kültür zorla enjekte edilmez. Sizin talepkâr olmanız gerekiyor. “Ecdadımdan gelen bir kültür var. Ben de bu kültürü yaşamak istiyorum, sürdürmek istiyorum…” derseniz muhteşem bir aşure yaparsınız. Muhteşem bir kahve yaparsınız. Çok güzel bir kına gecesi yaparsınız. Çok güzel bir anne olursunuz. Her şeyin en güzelini yaşarsınız ama bunu istemeniz gerekiyor. Bunu size hiç kimse zorla yaptıramaz. Ben, “Müge, illa ki bir aşure yap!” desem, canınız istemezse yapabilir misiniz? İçinizden gelmesi gerekiyor. Bu bir talep meselesidir. Eğer talebiniz varsa, iliklerinize kadar hissedersiniz bu kültürü yaşarsınız. Talep yoksa, sizin için hiçbir şey ifade etmez ki! Bir tatlı gibi yersiniz, bitti gitti… Hissederek yerseniz, bakın bakalım tadı nasıl değişiyor? Her şey niyet ile başlıyor… Namaz kılarken de niyet ile başlamıyor muyuz? Zaten niyet ne ise amel de o değil midir?

Rabbim niyetimizi halis eylesin, maddi manevi bereket ihsan eylesin. Aşure de bereketi anlatıyor sanki…

Aşure bereketi anlatır… Bir de aşure yapılırken içine kuru bakla atılır. Aşureyi yerken bakla kime gelirse, o senenin bereketinin onda olduğu kanaatine varılır. Herkes o baklayı alır, temizler cüzdanında saklar. Bütün sene bereket onun üzerindedir. Yeni sene gelince, yeni bakla beklenir. Muharrem ayı bizim için yeni bir yılın başlangıcını anlatır. Muharremiyelikler de sarayda bir tabağın içine bırakılır. Bunlar kuruş olur, çeyrek olur, gümüş olur… Herkes kendi mertebesine göre o paralardan alıp cüzdanına koyar. Bütün sene bereket olarak yanında taşır.

“Hayat, insanları sevmek ve hizmet etmek içindir.” diyorsunuz. Hayat görüşünüzden biraz bahseder misiniz?

Bu çok uzun bir konu… Bir paragrafa sığdırabilir miyiz?

Dinlemek isteriz…

Bir kere sormak isterim, “Siz kimsiniz?” Ben size kim olduğunuzu söyleyeyim…

Siz kendi isteğiniz ile mi dünyaya geldiniz? Allah lütfetti gönderdi. Ruhundan size üfledi mi? Şah damarınızdan yakın mı? Siz onun yeryüzündeki halifesi misiniz? O zaman siz, “Hz. İnsan”sınız. Daha sonra annenizin kızısınız, daha sonra babanızın kızısınız, sonra eşinizin zevcesisiniz, sonra evlatlarınızın annesisiniz. İlk önce Hz. İnsan’sınız. Hz. İnsan ne yapar? Hizmet eder. Nasıl hizmet eder? Aşk ile hizmet eder. Hayatın hakkını verebilmek gerek. Bu hakkı verebilirsek, o zaman ölümsüz oluyoruz. Hiçbir zaman için ölmüyoruz ki… Hakk kendine ait olanı aldıktan sonra geriye patates çuvalı kalıyor. Kokmasın diye, köpekler parçalamasın diye toprağa veriliyor. Bizi bu ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren onun üflediği.

Ne yapacağız? Domates gibi yumuşak olmayacağız, ayva gibi sert olmayacağız. Hep orta karar olacağız. Sesimizi yükseltmeyeceğiz. Yumuşak konuşacağız sizler gibi… Hizmetkâr olacağız, bize öğretilenleri bizden sonrakiler ile paylaşacağız. Zaten bütün bunları yaşasak… Ben gönül alırsam, kimin gönlünü almış olurum? Gönül kırarsam, kimin gönlünü kırmış olurum? Öz bu… Biz buna tasavvuf demiyor muyuz? Bunu yaşarsak kendi adımıza mutlu oluyoruz. Herkes kendini düzeltirse, toplum düzeliyor. Ben kimseyi düzeltemem. Herkesin kendini düzeltmesi lazım…

Söyleşiye medeniyet diyerek başladık ve söz yine medeniyete geldi…

Öyle tabii… Mutluluk sadelikte gizilidir. Ne kadar sade ve basit yaşarsak, bize öğretilenleri ne kadar hal edebilirsek, bence o kadar mutlu olacağız. Benlik, kibir ve gururdan uzak duracağız. Güneş buzu nasıl eritirse benlik, gurur ve kibir de bizi öyle eritir. Hiç farkında bile olmadan erir gideriz. Bir taş düşünün, suya attınız, sabit kalır mı? Ağır olduğu için dibe çöker. Bir tüy düşünün, o kadar hafiftir ki… Suyun üstüne bırakırsanız ne olur? Suyun üstünde yüzer. Ne kadar dalgaya, ne kadar fırtınaya gelirse gelsin o batmaz, suyun üstünde yüzer. Onun için tüy gibi hafif olmalısınız. Bütün bu dünyanın şanını, şöhretini, bize yüklediği yükleri bırakabilirsek, ne kadar hafifleyebilirsek, o kadar irtibat sağlayabiliriz. En basiti, ne kadar fazla yemek yersek, maneviyat üzerimizden o kadar fazla gidiyor. Her şeyin azı karar, çoğu zarar… Yemeği ihtiyacımız olduğu için yememiz gerekiyor. Yine nereye geliyoruz? Mutluluk, sade ve basit olanın içinde… Kelamın hiçbiri bize ait değil, bize öğretilenlerdir. Bize öğretilenleri paylaşmaya çalışıyoruz, hepsi bu.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz…