Tarih araştırmacısı- yazar Talha Uğurluel: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”

Tarih araştırmacısı- yazar Talha Uğurluel: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”

Tarih araştırmacısı- yazar Talha Uğurluel ile “Osmanlı’da Eğitim” konferansı sonrasında buluşabildik. Gerek soru-cevap faslında, gerekse imza sırasında bekleyen gençlerin tarihe duydukları ilgiye şahit olduk.

Tarihin ancak “sanat” ile can bulduğunun altını çizen Talha Uğurluel, “Öğrenmenin, anlamanın ve sonuca varmanın yolu sanat tarihinden geçiyor.” diyerek konunun önemini dile getiriyor.

Eğitimden yeni nesle, yeni projelerden Kudüs’e uzanan bir uzanan bir güzergâhta konuştuk…

 

Söyleşi: Müge Aydın

 

Eğitiminiz, yazdığınız kitaplar, düzenlediğiniz konferanslar ve geziler tarih üzerine. Nereden geliyor bu tarih sevgisi?

Çocukluğumdan beri tarihe meraklıyım. Anne, babam da tarihe çok meraklıydı. Dedeler, anneanneler, babaanneler de böyleydi.  Büyüklerimizden böyle gördük. Mesela, sekiz yaşındayken Afyon Kalesi’nde çekilmiş fotoğrafım var. Okul gezilerinde Bursa’ya, Edirne’ye giderken de beni tembihlerlerdi. “Üftâde Hazretlerini bizim için ziyaret et. Ulu Camii’de bizim için iki rekât namaz kıl.” diye. Babaannemi söyleyeyim, ben çocukken birkaç yüz kere Yusuf Peygamberi (a.s.) ona anlattığımı hatırlıyorum. Babaannem sürekli, “Bana Yusuf Peygamberi anlat…” derdi. Düşünün,  babaannem beni karşısına oturturdu, “Hadi anlat!” diye telkinde bulunurdu. Ben de anlatırdım. Üç gün sonra yine isterdi. Yine anlatırdım. Bir daha anlat, bir daha anlat… Bu böyle giderdi. Bana sürekli tarih anlattıran bir ailem vardı. İlginç tabii.

“Geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz.” derler.

Geçmişimizi iyi bildiğimizi söyleyemeyeceğim çünkü Osmanlı’nın son döneminde İttihatçılar ayrı bir tarih yazmışlar. Cumhuriyet kurulmuş, ayrı bir tarih yazılmış. Herkes kendine göre bir yerlerinden yontmuş. Ben bir sözün peşinden gidiyorum:

“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.”

İş nedir? Sanattır, binadır, yapıdır…

Yapıdan yola çıkarak gidersek, hiçbir zaman sıkıntı yaşamayız. Hürrem Sultan iyi mi, kötü mü? Diziye, romana gerek yok. Hürrem Sultan’ın vakfiyeleri ve eserleri ortada… Bunlardan yola çıkarsak, iş anlaşılıyor. Ben bu yolu izliyorum. Bu sebeple “Sanat Tarihi” üzerine araştırmayı seçtim, “Tarih” bölümünden sonra. Üniversitede tarih bölümünden mezun olduktan sonra yüksek lisansımı sanat tarihi üzerine yaptım. Şimdi de Gazi Üniversitesi’nde doktora tezimi yine sanat tarihi üzerine hazırlıyorum. Sanat tarihi bizi doğru yola ulaştırıyor.

Sanat tarihi ile ilgili nasıl dönüşler alıyorsunuz.  Bu konuda size en çok hangi sorular soruluyor?

Tarih ile ilgili sorulan sorular var. “Sultan Vahdettin vatan haini miydi?”, “IV. Murat içki içiyor muydu?”, “Lale Devri, bir eğlence devri miydi?” gibi sorularla geliyorlar genellikle. Sanat tarihi ile ilgili olarak “Selçuklular, Anadolu’ya yatırımda bulunurken Osmanlı neden yapmadı?” diye bir soru geliyor. Bu kuyruklu bir yalan aslında. Böyle bir şey yok. Anadolu’yu Selçuklular fethedip şekillendirdi ama Osmanlı’nın Anadolu’daki yatırımları on kat fazladır. Birileri, Osmanlıyı Balkanlara yatırıp yapıp Anadolu’yu ötelemiş bir devlet gibi göstermeye çalışıyor.  Bu hileli bir sorudur. Sanat tarihi ile ilgili olarak en çok sorulan sorudur.

Tarih, kütüphanelerin tozlu raflarından çıkıp günlük hayatın içinde konuşulmaya başlandı. Bu ümit verici bir gelişme. Farkındalığın artması adına sanat tarihi adına neler söyleyebilirsiniz?

Sadece tarih anlatırsanız bir noktada sadece hikâye anlatmış oluyorsunuz. Savaşlar, barışlar, anlaşmalar, sebepler ve sonuçlar derken, bu anlatım bir yerden sonra sıkıyor insanı. İşin içine sanat tarihini de kattığınız zaman, “Bakın şuradaki eser!” diyebiliyorsunuz. Konuştuğunuz konuyu parmakla göstermek, somutlaştırabilmek müthiş bir şey. Bir anda insanın dikkatini çekiyor. Hemen herkes, ona bakıyor. Sonra onun ne olduğunu anlatırsınız. Bugünkü konferansta onu yapmaya çalıştım. Süleymaniye dedim, Fatih Külliyesi dedim… Siz on saat “Fatih Sultan Mehmet, eğitime önem verirdi.” deyin, konu anlaşılmaz.  On dakika, Fatih Külliyesi’ni gösterip konuyu anlatın, inanın ki bu yol, daha etkili olur. Somut bir örnek sunuyorsunuz. Yaşayan bir öğeden bahsediyoruz… 1460’ta yapılmış bir eserden bahsediyoruz. 2017’de böylesini yapamıyorsunuz. Öğrenmenin, anlamanın ve sonuca varmanın yolu sanat tarihinden geçiyor.

Yoğun bir gezi programınız var. Rotanızı nasıl belirliyorsunuz? 

Ben belirlemiyorum. Hep başkaları belirliyor. İşin en büyük gizemi orada zaten… Bir telefon geliyor, “Çanakkale’de gezi var.” deniyor, çağırılıyorsunuz. Bir telefon geliyor, “Kayseri’de konferans var.” diyorlar… Gidilecek yerleri önceden inceliyorum. Camii, kilise, han, hamam, mezarlık… Çalışarak gidiyorum. Yerel halktan bir bilen de istiyorum. Sabahtan akşama kadar birlikte geziyoruz. Yirmi yıldır rotamı konferansa çağıranlar, geziye çağıranlar belirliyor. Tutarsız gibi görünen rotalar, hayatımdaki durakları ve yazdığım kitapları belirledi.

Bir kapı açılıyor ve…

Evet, Mekke-Medine turları böyle oldu. Televizyon ve seyahat programları derken, “Buralara dair bir kitap olmalı.” dedim. Sonra Kudüs kapısı açıldı ve “Bunun bir kitabı olmalı.” dedim. Belirlenen programlara uymaya çalışıyorum.

Peki, rotayı siz belirleseydiniz nasıl bir program yapardınız?

İnsan bilmediği şeyi belirleyemez… Gülfidan Hanım ile böyle bir program yaptık yeni evlendiğimiz dönemde. İlk bebeğimiz doğdu, (O bebek şu an on sekiz yaşında) onu anneanneye bıraktık. Otobüse atladık Bursa’ya gittik. Bursa’dan Konya’ya gittik. Konya’dan adım adım yaklaşık on sekiz gün bütün Türkiye’yi otobüslerle ikimiz dolaştık. Kendi başımıza bir rota belirledik.

Biraz daha bahsedebilir misiniz? Ayrıntıları öğrenmek isteriz.

İstanbul, Bursa, Konya, Aksaray, Nevşehir, Maraş, Antep, Urfa, Adana, Adıyaman…

Kendiliğinden mi gelişti yolculuk?

Planladık… Tek tek planladık. O yolculuk, bizim ilk ve son planlı yolculuğumuz oldu zaten. Ondan sonrakiler arkadan plansız geldi. Tekrar geziye dönecek olursak, Adıyaman’dan Van’a geçtik. Van’dan kuzeye çıktık. Doğu Karadeniz sahil şeridini gezdik. Samsun’dan da İstanbul’a geldik.

Ne güzel bir Türkiye turu olmuş.

Tam yirmi sene önce bunu yaptık ve cebimizde de doğru düzgün para yok. Oralarda, buralarda sığınmacı gibi kalarak geçirdik. O şekilde geziyi tamamladık.

Belki de böylesi daha güzel… Bugünün paket turlarından daha keyifli gelmiştir.

Tabii ki, böylesinin tadı çok başka oluyor. Gittiğimiz yerleri bilmediğimiz için hep birileri bizi görüp aldı, evinde ağırladı.

Anadolu irfanı…

Aynen öyle! Yaşlı bir amca bizi minibüsüne aldı, bütün gün Aksaray’ı gezdirdi. Sokak sokak gezdik Aksaray’ı. Belediyenin isteği üzerine bir Aksaray kitabı yazdık. Konya’dan Aksaray’a geçtik. “Biz ne yapacağız?” derken, bir kapı çaldık. Bir amca çıktı karşımıza, “Ben sizi gezdiririm.” dedi. Bakacak olursak, bütün bir Türkiye gezisi böyle oldu.

Elimden düşürmediğim, “Kudüs” üzerine yazdığınız bir kitabınız var. Naçizane, bana göre yaşayan bir kitap. Kudüs üzerine konuşabilir miyiz?

Dinler tarihinin başkentidir Kudüs. Dünya üzerindeki hiçbir şehir dinler tarihi konusunda Kudüs ile mukayese edilemez. Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.)  nice peygamberlerin ayak bastığı, büyük medeniyetlerin izini barındıran, melikler, sultanlar, komutanlar, âlimler ve nice sanatçının adının taşa toprağa kazındığı şehirdir Kudüs. Mescid-i Aksa, İslami anlamda bugüne kadar hiç bozulmamış en büyük kampüstür.

Baktığımızda, çevresinin de bozulmadığını hatta korunduğunu söylebilir miyiz?

Kitabın sonunda gördüğümüz harita, seksen küsür üniversite binasının dev bir kampüs alanıdır. Şehrin sokaklarında, medeniyetlerin izdüşümleri var. Kutsal kelimesi hiçbir mekâna bu kadar geniş ve etkili biçimde tesir etmemiş ve hiçbir şehirle bu kadar bütünleşmemiştir belki de.  Kitabın ikinci cildini hazırlıyorum. Öyle ki Hz. Süleyman’dan başladık, 2017’ye kadar geldik. Bu iki kitapla çok rahat Kudüs’ü gezebilirsiniz. Herkes ailesi ile gelmeli. Çocukları ile bu mekânları buluşturmalı.

Tarih kitaplarınızın bu kadar ilgi görmesini bekliyor muydunuz?

Hayır… İlk olarak Çanakkale’yi yazdım, hiç aklımdan bile geçmiyordu. Ben Çanakkale üzerine bir web sayfası hazırlıyordum seneler önce. Bir editör büyüğüm, bu sayfayı gördü. “Burada bir kitap yatıyor, sen bir kitap yaz.” dedi. İlk kitap böyle çıktı. Edirne’yi çok severim. Bu duygu ile bir “Edirne kitabı hazırlamalıyım.” dedim. Sonra Kanuni serileri, ardından Mekke- Medine üzerine çalışmalarım geldi. Kitapların ilgi göreceğini beklemiyordum yazmaya başlarken.

Sizden yeni kitaplar bekleniyor. Sırada ne var?

Kudüs çalışması üç kitap olacak inşallah. Sonra Mısır, Yemen, İspanya-Endülüs ve Özbekistan üzerine kitap hazırlamayı düşünüyoruz.

Yoğun bir programınız var. Saat 23.00 ancak konferans sonrası söyleşi yapabiliyoruz. Sormak isterim, 24 saat size yetiyor mu?

Mümkün değil, yetmiyor. Eşim Gülfidan hanımla da konuşuyoruz bunu. Öyle değil mi, Gülfidan hanım? (Hep birlikte gülüyoruz.) Daha fazlası olsa diyoruz ancak böylesi daha güzel. Ben kahvehanelerde boş boş oturan amcaları, evinin önüne çıkıp saatlerce kapının önünde oturan teyzeleri görünce, anlayamıyorum. Bir insan, nasıl beş saat aynı yerde oturabilir?

Hayatın hakkını vermek, ilmin zekâtını vermek gerek, öyle değil mi?

Allah bizi bu dünyaya boşuna göndermedi. Nefesimizin bir sayısı var ve bu zaman diliminde insanlık adına bir şeyler bırakmak lazım. Diğer canlılar da bizim gibi yiyor, içiyor, ürüyor ve gidiyor. Bir farkımızın olması lazım diye düşünüyorum.

Çocuklarınızın da tarihe ilgisi var mı?

Anne, babaların hobileri ile çocuklarınki genellikle uymuyor. Bir kere çağları farklı… Bunun yanında, bizim evde baba hep evden ayrı. Böylece, çocukların o mesleğe karşı bir antipatileri oluyor. Benim babam halı tüccarıydı ve emekli öğretmendi aynı zamanda. Halı işi yapmayı istemedim. Hazır bir pazar vardı, para kazanma imkânı vardı ancak istemedim. Bana hep soğuk geldi baba mesleği. Kızım, on sekiz yaşında. Bu yıl üniversite sınavına girecek. “Çocuk Gelişimi Bölümü”nü düşünüyor. Baktım ki, merakı o yönde. İsterdim tarih okusun çünkü evde binlerce tarih kitabı var ancak bu konuda onu zorlamıyorum. Mehmet Âkif’in çocuğu, bir Mehmet Âkif olmadı. Anne, babalardan farklı çocuklar geliyor. Küçük olan daha altı yaşında. Onun ne yapacağını henüz bilmiyoruz. Hayırlısı olsun diyoruz.

Gençlerin yoğun katılımı oluyor konferanslarınıza. Nasıl bildirimler alıyorsunuz?

Sosyal medyayı, günümüzün teknolojisini iyi anlamda kullanan gençler böyle oluyorlar. Sosyal medya bazılarını vezir, bazılarını ise rezil yapıyor. Konferansa katılımı, bilgi birikimlerini siz de gördünüz. Bunlar vezir olmuş çocuklar. Multimedya ile iki dakika içinde, bir kelime araması ile dünyaya ulaşıyorsunuz. Eskiden öyle miydi? Halk kütüphanelerine giderdik, sıra beklerdik, fiş ile zorla bir kitap alırdık. İki satır bilgi için nelere katlanırdık. Oysa şimdi, bilgiye ulaşmak yalnızca bir tuş ile… Bunu iyi kullanan da âlim olur.