Târîhle Doğru Arasındaki Devr-i Dâim Kovalamacası

Târîhle Doğru Arasındaki Devr-i Dâim Kovalamacası

99

Ahlâk iyiyi, san’at güzeli aramaya, bulmaya çalışırken; ilim, “doğru”nun izini sürüyor. Doğru, yanlış olmayandır; iyi ve güzelde olduğu gibi, topluluk yâhut şahıs indinde farklılık göstermez. Yâni, mevziî doğrular yoktur. O, her yerde aynıdır. İlme haysiyet kazandıran da, bu değişmezlik husûsiyetidir.

Ancak, doğrunun, her dâim olduğu gibi kalabilmesi için, lâzım gelen bâzı şartlar vardır. Meselâ, yer çekimi kuvvetinin ve havanın bulunmadığı bir muhîtte, bu iki nîmetin mevcûdiyetinde elde edilen doğrulardan eser kalmaz. Buna benzer daha nice durum, doğrunun varlık sebebi olmuştur.

İnsan konuşmaya, yazmaya, tefekkür etmeye başladığı ândan îtibâren, ilimle tanışmış, hattâ kendi varlığının da ilme sermâye olduğunu fark etmiştir.

Âdemoğlunun dikkati, hemen ilim kaynaklı bilgileri tasnîfe tâbi tutmuştur. Umûmî kabûl gören en yaygın gruplandırmaya göre ilimler, laboratuara girip girmemeleriyle iki ana bölüme ayrılmışlardır. “Sosyal ilim” etiketi de, bu bölünmenin tabiî bir sonucu olmuştur. Lâkin laboratuara girmeyen her ilim için “sosyal” tâbiri kullanılamaz. Psikoloji adlı, kaynağı doğrudan doğruya insanın tavırlarını işâret eden, yâni bal gibi “sosyal” bir ilim, bugün laboratuar ilmi olmakla iftihâr ediyor. Laboratuar kriterinin, sosyal olanla olmayanı ayırmaya yaradığı söylenebilir, ama istisnâsı da her zaman yedekte hazır bekletilmelidir.
Sosyal ilim, malzemesi insan tavırlarından çıkan mâlûmâtın toplamıdır. Bu bilgi şûbesinin en köklü ve mûteber mensûbu, şüphesiz “târîh”dir… Bir ilim olarak târîh, doğruyu bulma cehdindedir. Fakat hangi hâdise veyâ gelişmeyi ele alırsa alsın, târîhin mutlak doğruyu bulması mümkün değildir. Bunun bir hayli sebebi var. Evvelâ, zaman şeridinde problem çıkıyor. İnceleme altına alınan vak’a, çok eskilere âitse, onunla ilgili belge bulmakta sıkıntı başlıyor. Tersi durumda, yâni yakın dönemlerden bir gelişme üzerinde duruluyorsa, bu sefer belge çokluğundan, arzû edilen rafine bilgiye bir türlü ulaşılamıyor. Nitekim vaktiyle öğretilen târîhî bilgilerin pek çoğu, sonradan değişikliğe uğramış, iskelete âit mühim unsurlar bile farklılık arz etmiştir.

Daha düne kadar, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gâzî’nin dedesi, Süleyman Şâh adıyla anılırken, şimdi bu târîhî şahsiyetin ismini, Gündüz Alp şeklinde düzeltiyoruz. Bu yüzden, târîhin herhangi bir konuda ulaştığı doğru, ilerleyen zamân içerisinde kısmen veyâ tamâmen değişmeye hazır olmalıdır. Mutlak doğru, târîhin sâhasında nâdirâtdandır.
Târîhle doğru arasındaki bu devr-i dâim kovalamacası, biraz da insan fıtratıyla ilgilidir. Zîrâ târîh, insan geçmişini inceleyen bir bilgi sistemidir. İnsan ise, biyolojik, anatomik özellikleriyle değil, davranışlarıyla târîhe mâl olmaktadır.

İnsan davranışlarının en bâriz vasıflarından biri, değişken oluşudur. Her şartta, her yerde, her zamanda tıpatıp benzer insan davranışı bulunmuyor. Târîhin doğruyla münâsebetinde, bu değişkenlik rol sâhibi…