Telaşlı Kapı Tokmağı

Telaşlı Kapı Tokmağı

Çok telaşlıyım bu yazıya başlarken. Başlayıp bitiremediklerim o kadar çok oldu ki… Üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum. Bitiremediklerim içimde ukde oluyor, bitirdiklerim yara… Karaya küskün değilim ki bahtım olsun. Yaramla seviyoruz birbirimizi niye kabuk tutsun? Durunca düşünmeye başlıyorum. Düşününce yazmak güçleşiyor. İmla hatası var mı, cümle yapısı doğru mu, öznesi, yüklemi, tümleci derken ipin ucu kaçıyor. Anlatacaklarımdan soğuyorum. Soğumak ne kelime, bildiğin tiksiniyorum. Yazacak adam hiç durmamalı. Dertleşir gibi dökmeli içini kâğıda. Hoş kâğıt mı kaldı diyeceksiniz? Olmazsa bilgisayara… Tuşların tıkırtısı hiç durmamalı. Sökün etmeli kelimeler peş peşe… Durup dinlenmemeli… Çaydan bir yudum almamalı, bir nefes tellendirmemeli… Olmaz… Katiyen olmaz. İçini döken insan nasıl olur eşine, dostuna, arkadaşına? En samimi hislerini hesapsızca dökmez mi o an? Gelişine konuşmaz mı? Gidişine yanmaz mı?

Cevabını merak ettiğim sorular gelir aklıma yazarken. Bulamasam da sorarım. Mesela insanın niye beyaz saçları dökülür sadece? Sonbahar da dökülen yapraklar gibi… Mevsimlere ayrılabilir mi hayat? İlkbahar yine gelir mi yoksa? Peki, toplasan bir ömür kaç mevsim? Hiç durmadan sorarım. Cevap hakkı tanımadan. Yazmanın en keyifli tarafı bu mudur acaba?

‘Aşk adamı ağlatır, dert adamı söyletir’ der ya türküde… Bu sormalar ona dâhil midir acaba? Dert sahibi olmanın nedeni söylemeye olan aşk mıdır? Derdini niye sever insan? Ya da ne kadar söyletirse o kadar çok mu sever? Derman bulmak mıdır dert sahibi olmaktan murat? Murat alıp, murat vermek dert sahibi yapar mı adamı?

‘Kâf‐ı dil Ankâsıyım sırrın âşinâsıyım,

Endişeler hâsıyım ad oldu insân bana.’

Niyaz-i Mısri merhumun mısraları ne zaman aklıma düşse endişelerim izhar olur. Mazhar olduğum sırrı hatırlarım. Aşılmaz dağları aşar Anka olur uçarım. Derdim tasam kalmaz. Aslımı hatırlar, adımı tekrar ederim. İç içe geçerim bazen, bazen kilidimi çözerim. Tıkır tıkır duyarım klavyenin sesini. Nefesimi hissederim ensemde… Kalbim parmak uçlarımda atar, muhabbet demlenir yüreğimde… Bunun adı ‘dert çekmekse’ şükrederim. Kendimle dertleşir, kendimle söyleşirim. Diyeceksiniz okuyucuya ne? Ne yapacak senin kendi kendinle olan mükâlemeni? İşte o benim sorunum değil! Ben yazmakla mükellefim. Meydan okumak değil ki derdim. Ne çok dert dedim…

Kapı tokmağından bahsetmeden bitiremezdim bu yazıyı. Kapı tokmağı kendini ‘dış kapının dış mandalı’ mı hisseder, yoksa o kapıya ‘kapılandığı’ için şükür mü eder sence? Tokmaktan tokmağa değişir mi bu? Ben diyeyim şükür sen de sabreder. Esasında kim ne derse desin bunun aslını tokmak bilir. O da döner döner başını o kapıya vurur. Ne koyup gidebilir, ne ondan vazgeçebilir.

Başlarken üzerimde olan ağırlık kalktı sanki… Daha sakinim artık. Anlaşılan bu yazının ömrü de bu kadarmış. Uzun uzadıya olsa can sıkar zaten. Arif olan anlar, tarif gerekmez.  Zaten bu kafa bunca sıkleti çekmez…