Telefat

Telefat

Birlikte Balıkesir’e gidiyorduk. “Birlikte” dediysem hocam ön koltuklardan birindeydi ben arkalarda bir yerde oturuyordum; durduğum yeri yadırgamayan bir yaşta olmalıydım, rahattım. Konya’dan Balıkesir’e gidiyorduk.

Benim Balıkesir’e daha ilk gidişimdi. Önde, ileride akademide kendisinden ders alacağım bir hocam vardı. Aramızda çok da dikkat çekecek bir yaş farkı yoktu. O gün itibariyle bakıldığında ben onun kadar yaşlı sayılırdım o da benim kadar genç. Yine de koca bir beş yıl kendini mutlaka belli ediyordu. Saygıya da ihtirama da bir yol varsa bunu sağlayan yaştı. Ben kendimden bir gün büyük olana bile saygılı olmayı daha çocukluktan öğrenmiştim. Yaşadıkça benden çok ufak olmasına rağmen benden apaçık hürmet bekleyebilen tuhaf insanlara da rastlayacaktım, ama şimdiki farklıydı. Aramızdaki saygıyı geçerli kılan sadece büyüklüktü. Daha ne ben onun öğrencisiydim ne de o benim üstadım. Dedim ya, ben ilk görev yerime gidiyordum, arkalarda bir koltuğa yerleşmiş, hiç çekilmez bir yolun bir an önce bitmesi için dua ediyordum.

Birlikte yolculuk nasıl bir şeydir, bunun üzerinde o günlerde düşünebilecek durumda değildim. Aynı arabada aynı yöne gidenlerin birlikteliği hakkında ancak şimdilerde oturup bir şeyler yazılabileceğini, oturup ancak şimdilerde kafa yorulabileceğini biliyorum. O zaman böyle şeyler için hocamı saymayayım, ama bende ortaya dercedilebilecek düzeyde bir fikir yoktu. Mesela ben “Hocamla birlikte Balıkesir’e gittim.” desem anlamı neydi; ya da şimdi anlatacağım şeyde olduğu gibi “Kazaya denk geldiğimizde ikimiz de aynı arabadaydık.” desem kim ne anlardı?

Birliktelikler üzerine yazmak bende hâlâ heyecan verici bir çabadır, ama ne yazık ki bu konularda ilk sözün bir başkası tarafından söylenmiş olması gerekir. Biz kuşak olarak sıfırdan bir cümle kurmakta hâlâ aciz sayılırız. İllaki bir başkası bir kaç kelam edecek ve sonra da biz oturup onun üzerine şerhler, haşiyeler yapacağız..

Neyse. Yoldaydık. Ben daha başında vurmuş kafamı yatmıştım. Bir hafta sonra tekrar geri dönecektim. Şimdi gidip göreve başlayacak sonra da düğün için önce Samsun’a sonra da Konya’ya geçecektim. Benim İvrindi’ye ikinci gidişim Allah nasip ederse böyle yalnız olmayacaktı, artık evli olacaktım, yanımda refikam olacaktı.

Beni neler bekliyor, bütün bunlara kafa yorarken uyumuşum. Öğretmenlik belirsiz bir meslekti, babamdan bilirdim. Benim için hocalık düzenli tıraş, günlük gömlek, ütülü pantolon ve kravat, bir de boyalı iskarpin demekti. İvrindi karanlık bir yerdi, daha görmemiş, bilmemiştim. Büyükyenice oradan da beter bir şey olmalıydı. İvrindi’nin adını bile yeni duymuş hakkında bilgi edinmek için bakmadığım ansiklopedi bırakmamıştım. Ne yapacaktım orada, nasıl yaşayacaktım?

Önde hocam ne yapıyordu bilmiyorum, ben çok aralardaydım. Hayat boyunca onunla benim aramdaki mesafe hep aynı uzaklıkta olacaktı. Aynı yöne gidiyorduk, evet. Genellikle aynı vesaiti kullanıyorduk, ona da evet. O durduğu yer itibariyle kaptana yakındı ben muavine. Ben arabayı şoförle birlikte kullanacak kadar yola dikkat kesilmemiştim, istersem çayım hemen gelir, istersem muavinden kek ister, kurabiye ister onları da yanında çay, afiyetle yerdim.

Akşehir’den mi yoksa Ilgın’dan mı geçiyorduk, bilmiyordum. Durduğum yer yön bilgisini alt üst edecek derecede etrafa kapalıydı. Sağım solum karanlık önümde upuzun bir koridor, ileride hemen şoförün ardındaki koltukta benim sonradan hocam olacak yol arkadaşım oturuyordu. Onu fark etmemem imkânsızdı. Bir onu tanıyordum arabadakilerden gerisi hep yabancıydı. Yüzüne aşinaydım, nerede görsem tanırdım.

Yol arkadaşı üzerine hiç kafa yormuş değildim. Sadece İmam Hatip’te okurken bir yerlere topluca gidecek olduğumuzda o zamanki büyüklerimiz “üç kişi bile olduğunuzda mutlaka kendinize bir imam seçin” diye bastıra bastıra telkinde bulunur, biz de aramızdan birini alelacele kendimize reis seçerdik. Yol arkadaşlığı konusunda Fethi Gemuhluoğlu’nun o kült eserinden henüz haberim yoktu. “Arkadaş” dediğimiz şey mahalle aralarında vardı gerisi ya Yılmaz Güney’in filminde oynardı ya da Melike Demirağ’ın şarkısında söylenirdi. İkisi de solcuydu. Bizimkiler refik derdi milletin arkadaş dediğine, solcular yoldaş.

Ben ani bir gürültüyle uyandığımda ortalık neredeyse tam bir kan gölüne dönmüştü. Önümdeki koltuğa göğsümü o kadar hızlı çarpmıştım ki yıllar sonra hiç de onunla ilgisi olmayan nedenlerle oram buram ağrıdığında hemencecik o ilk sebebe rücu ederdim. Ne alakası vardı, şimdi göğsümün ağrımasının sebebi kim bilir neydi? Belki yel almıştı, belki üzerine bir baskı gelmişti, belki ciğerlerim, ne bileyim… Ama hayır, Kontaş firmasının tarifeli seferiyle Balıkesir’e giderken tam da Ilgın ya da Ereğli civarından geçerken gecenin köründe bir saatte önceki koltuğa göğsümü çarptığım için artık oradan nükseden her bir acıyı ne yapıp edip eski tarihlerden birine götürmem gerekirdi. Nihayet göğsümde her ne vakit bir acı peydahlansa eski çarpmalarım aklıma üşüşüyordu.

Önümüzdeki otobüs aniden karşısına çıkan bir koyun sürüsüne dalmış, kontrolü kaybeden şoför bir sürü hayvanın telefine engel olamamıştı. Pis bir koku orada olan herkesi kaçıracak kadar şiddetle aramızda yayılıyordu. Ben de hocam da aynı arabada aynı mıntıkada aynı olaya tanıklık etmiş, aynı kokuyu benzersiz bir tiksintiyle birlikte teneffüs etmiştik. Acaba hocayla ben, ölü koyunların başında etraftaki arabaların geceyi delen farları eşliğinde muhabbet ederken telef olmakla ölmek arasındaki fark üzerine konuşmuş muydum, bilmiyorum, konuşmamıştık herhâlde. Ben de o da yaşadığımız canlılığın bir başka boyutu üzerine hemencecik yeni bir bahis açma hevesine sahip değildik. Dahası benden böyle bir şey zaten beklenmezdi, o da ne diye benimle konuşacaktı, oralı değildi zaten.

Sonra etraftaki köylerden gelen traktörler yardımıyla ortalığa saçılan koyunlar yolun kenarına çekildi. Koku iliklerimize kadar işlemişti. Artık birkaç saat daha durursak bu kokuya alışacak, sonra da temiz hava bize batmaya başlayacaktı.

Arabalarımıza bindik. O gün o gece orada hocamla arkalarda ya da önde fark etmez, birlikte yan yana aynı yöne giden bir otobüste yolculuk yapıyor olsaydık, ikimiz de aynı anda göğüslerimizi önümüzdeki koltuklara çarpacak, ikimiz de birlikte soluduğumuz o tiksinç koku üzerine hoş muhabbetler edecektik.

Neyse ki o, menzilimize varır varmaz kendi evine inecekti, üstünü başını bir an önce değiştirebilir bu kokudan bir şekilde kendini kurtarabilirdi. Oysa ben seferiydim, daha yolum vardı, gidecektim. Üstümü başımı kirlenince değil eskiyince değiştirmek üzere giymiştim.

Yoldaydık, arka koltukta ben, “Sahi şimdi ölseydim ne yapardım ya!” diye rahmetli Kına ninemin Cici dedeme dediği lafı hatırlıyordum: “Sahi Kına bir de kalksak ki ölmüşüz, ne yapardık ikimiz?”