Tülay Gürses: “Âlem, renksizliğin renklere esir olmasıdır.”

Tülay Gürses: “Âlem, renksizliğin renklere esir olmasıdır.”

“Âlem, renksizliğin renklere esir olmasıdır.” (Hz.Mevlâna)

Maddeden manaya, görünenin ötesine davet ediyor ressam Tülay Gürses. Çalışmaları ile “Erenler”e selam edip tuallerinde, izdüşümü anlatıyor. Gürses ile renklerin dilini konuştuk…

Söyleşi: Müge Aydın

 

Renklerle nasıl buluştunuz?

İstanbul’da büyüdüm ancak köy kültürü nedir bilirim. Aile büyükleri Eğin’de yaşıyordu. Yaz tatillerinde onları ziyarete gidiyorduk. Çocukluğumda, Yeşilyayla köyüne yakın bir tepeye doğru yürüdüğümüzü hatırlıyorum.  Arkadaşlarım oyun kurmaya başladılar, ben ise başımı kaldırdım ve karşımda duran zirveye baktım. Göğe uzanan zirve, mavi ile buluşuyordu. Sanki sonsuzluğa doğru uzanıyordu. Beyaz kar örtüsü zirveden aşağı doğru açılarak iniyordu. Beyazın oluşturduğu şekilleri anlamaya çalıştım. Görebildiklerim beni heyecanlandırdı. Doğa beni oldum olası etkilemiştir… Öğrencilik yıllarımda, yine resim derslerine karşı bir ilgim vardı. Üniversite yıllarımda ders dinlerken, sessizce kitap sayfalarına arkadaşlarımın portrelerini çizerdim. 1990’lı yıllarda defterime karaladığım birkaç resmi, bir toplantıda yanımda oturan ressam arkadaşım gördü ve resim çalışmalarına başlamam için beni uyardı. İlk çalışmalarım böyle başladı. Daha sonra Alp Bartu, Marmara Üniversitesi’nden Erkan Özdilek, Ayfer Bozdoğan ve Metin Gönül ile desen çalışmalarım dört yıl sürdü. Veli Sapaz ve Ali Candaş ile beş yıl yağlı boya çalışmalarım oldu. İki yıl Ütopya Sanat’ta ressam arkadaşlarla grup çalışması yaptık. 2009 yılında da kendi atölyemi kurdum.

Resim yapmak sizin için ne ifade ediyor? Maddeden manaya bir yolculuk söz konusu…

İlk çalışmalarım etiketlediğim görsellerin, estetik görünüşlerini tuale aktarmayla başladı. Görebilmek ve gösterebilmek gayreti son derece hoşuma gidiyordu. Hocalarda aldığım beğeniler de beni teşvik ediyordu. 2006 yılında kurduğumuz felsefe atölyesi çalışmalarımız ile resim çalışmalarımda yönünü değiştirmeye başladı.

Peki, insanın kendini arayışı, kendi anlama arayışı içerisinde nasıl bir yol izliyorsunuz?

2006 yılında başlayan felsefe atölye çalışmalarım ve felsefe okumalarım sonrasındaki sanata bakışımda farklılıklar oldu. Felsefe hocam Prof. Dr. Kenan Gürsoy ile devam eden okumalar ile iç dünyamda bildiğim, yaşadığım ama adını koyamadığım değerler bütünlüğü içindeki etik-estetik kavramlarını yeniden gözden geçirmeye başladım. Filozofların tarihsel yolculuk içinde kendilerini arayış hikâyeleri beni etkilemeye başladı… Bu arayış ister dini sistemler, ister felsefi sistemler içinden olsun, fark etmezdi… Çıktığı merkez,  özne olan insan idi… Önemli olan arama ihtiyacını duymuş olmalarıydı. Bu ihtiyacı duymayanlar belirsizliğin içinde kayboluyordu. Hz. Mevlâna,  Fîhi Mâ Fîh’te “Aramakla bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır.” der.  Hz. Ali, “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursan al.” hatırlatmasını yapar. Zamanı bir an dondurursak sanki âlem tamamlanmış bir yapboz görünümünde, insan da bütünün içinde bir parça… Her şey merkezinde, dengede. Zamanın akışı içinden bakarsak, bozuluşu takiben, tekrar yeniden oluşu görürüz. İnsan olarak ben, bütünün içinde dengeyi arayıp bulmakla bu dengeye iştirakle sorumluyum. Bu arayış ise, insanın kendi iç yolculuğunun başlangıcıdır.

Kendinize ait bir çizginiz var… Bakınca tanıyabileceğim, bu eser Tülay Gürses’e ait diyebileceğim bir çizginiz var, imzanız okunuyor tualden.

Yaşadıklarım üzerinden tefekkür ettiğimde yaşamda çarptığım köşelerin ve takıldığım taşların veya güzelliklerin, mutlulukların beni bana hatırlattığını fark ettim. Bu işaretleri tekrar tekrar okumaya, anlamaya çalıştım. Artık, beni tanımaya başlıyordum, bana ait çizgim de netleşiyordu. Ne istediğimi biliyordum. Ben de âlemin bir parçası olarak varoluşumun içinde açılmaktaydım. Tablolardaki açılışlarda köşeler, çizgiler, dönüşler, katmanlar, gökyüzü, deniz… Hepsi yaşamdaki “ben”in oluşma izlerini taşır… Mondrian, “Sanatçı eserinin içindedir ama görünmez.” der.

Neler hissediyorsunuz, elinizde fırça yeni bir esere başlarken?

Hz. Mevlâna’nın “Âlem, renksizliğin renklere esir olmasıdır.” ve “Ey insan, sır sahibi olmakta ne demek, bizzat sır sensin.” deyişleri beni çok etkilemiştir. Sonra çalışmalarım, Yunus ve diğer erenlerin renklerine yöneldi. Her birinin sözlerini, şiirlerini ve hikâyelerini okuduğumda, sanki ruhuma akan sevinç damlalarını hissediyordum. Çünkü onlar bulanlardı, bilerek aramışlardı. Bu duygular beni fırçaya yönlendirdi. Ben de renklerde aramaya başladım. Fırça elimdeyken zaman benim için durmuştur artık. İç sesim “Tamam!” dediğimde fırçayı bırakırım.

Kollarını açan, sanki sonsuzluğu kucaklayan bir “Eren” var resimlerinizde…

Evet, çok iyi yakalamışsınız. Resimlerimde yüzdeki detaya girmem, çünkü onlar hiçbir kalıba sığmazlar. İç dünyaları sonsuzluğa açılan evrendir. Mikrokozmoz denir bu evrene, aslında bana göre makrokozmozdur, dış dünyayı da içine alan…

“Yalnızlık” kavramı üzerine biraz konuşabilir miyiz?

Destan gibi yaşanmış hayat hikâyelerini dinleyerek büyüdüm. Köyümüzün hikâyesi bir geyik derisine yazılıp saklanmış. Aslımız Kafkas ve Horasan Türklerinden imiş. Yaşanan sevinçler, ağıt yakılan ölümler, insanın insanla mücadelesi, insanı doğayla mücadelesi üzerinde yaşanmış hikâyeler beni çok etkilemiştir. Anlatılan hikâyelerin içine dahil olup duygulanırdım. Bu yaşanmışlıkların arkasında örtülü bir mana vardı. Üniversite yıllarımda ağabeyimin genç yaşta ölümü, beni ölüm gerçeği üzerine tefekküre yönlendirdiğinde, insanını hakikatini fark etmeye başladım.

Ölüm, varlığın ve yokluğun bütünleştiği bir gerçeklikti. Hayatta nesnelleştirilen ancak insan bedeninin taşıdığı bir can vardı. “Hay İbn Yakzan” bunu anlatan çok güzel bir hikâyedir. İnsana hakikatini açmak üzere sorumluluk verilmiştir. Dünyevi nefs önce fark edilip temizlenmeli ve saflaştırılmalı ki (fena), olgunluğa eriştikten sonra güzel ahlakla verilen sorumlulukları yerine getirebilsin (beka)… Eserlerde erenlerin silüetleri belirlidir, netlik yoktur. Burada insan fiziğinin ötesindeki gerçek kimliği ön plandadır. Hareketleri, duruşları, bulundukları yerle bütünleşmeleri, onların anlam dünyasını açıklar.

Sesler ve sözler, renkler ile tuale yansıyor. Sanat, ortak dil… Sanat, birleştirici bir unsur… Sanatın birleştirici özelliği üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Dil, söz, renk, beste… Aslında hepsi, insanını iç dünyasının dışarıya yansıttığı sembollerdir. Sanatçı görüp gösteren, duyup duyurandır, hissettiklerini aktarabilendir. Sanatseverlerle kendi eserlerinin içinde buluşurlar. Mesela, Niyâzî Mısrî’nin eserini okurken, sanki O’nun duygularına tanık olmaktayız. Bu tanıklığın içinde buluşma vardır.  Çalışmalarım ekpresyonist (dışavurumculuk) ve sürrealist (gerçeküstücülük) ifade tarzlarının buluşmasıdır. Batıdakiler, bu ifade tarzına aşina oldukları için dili anlamakta zorlanmıyorlar. Sergilerimde izleyiciler etkilenip bana soru sorduklarında, tablonun örtülü manasında buluştuğumuzu anlıyorum.

Hoca Ahmed Yesevî Hazretlerinin ayrı bir yeri var sizde.  “ Yesevî’nin ‘Turnaları’nı Batı’ya uçurmak istiyorum” diyorsunuz. Bizimle paylaşır mısınız?

Hoca Yesevî’nin “Hikmetler”ini okuduğumda Türklerin İslamiyet öncesi değerlerini Kur’an’la buluşturduğunu, hepsini harmanlayıp tehvid ettiğini gördüm. Kendileri, Kur’an’da işaret edilen insanın hakikatini yaşamında açıyordu. Türklerin tarihine bakıldığında bu çok daha net görünmektedir. Şeriat- Tarikat-Marifet-Hakikat yolculuğunun işaret edilmesi de bunun en güzel örneğidir. Hikmetler, on asırdır halk arasında söylenip günümüze ulaşmıştır. Bu onun evrensel dil olduğunun işaretidir. Tablolardaki anlatım, erenlerin sözlerindeki sembollerle yapılmıştır.

Bugün dünyanın tasavvuftaki ortak değerleri önce öğrenmeye, sonra yaşamaya ihtiyacı. Çünkü bu ortak değerler tüm inançların temelinde vardır. Amacım sanatın dili ile tasavvuftaki ortak bu değerleri vurgulayarak hatırlatmak. Tablolardaki çalışma tarzına yabancı değiller. Ben bunu yurtiçi ve yurtdışı sergilerimde gördüm. Hem de sembolün altındaki anlamı yakalayıp açıklayabildiler.

Yeni nesil kültürünü yeterince tanımıyor… Kendi kültürüne yeterince sahip çıkamıyor… Gençliği  “Öz”leriyle nasıl barıştırabilirz?

Temel eğitim ailede başlar, okulda gelişir ve çocuk kendini geleceğe hazırlar. Bugün aile içinde ve okul da ne yazık ki çocuklar, ebeveynlerinin ve eğitimcilerin anlayabildikleri ölçü ve kalıbın içinde yetiştiriliyor, yeni nesile düşünme ve sorgulama ve kendini oluşturma fırsatı verilmiyor.

Türk-İslam sentezinin evrensel dili olan Anadolu Erenleri ve eserleri tanıtılmalıdır. Tanıtımda sanatsal öğeler kullanılabilir… Değerli hocam Mustafa Tatçı bu noktaya her zaman işaret etmektedir. Yeni nesil bu değerlerin içinden geçerken kendi hakikatini fark edecek ve manevi gelişimini tamamlamaya çalışacaktır diye düşünüyorum.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz…