Türk Sinemasında Güçlü Bir Damar: İsmail Güneş’le Söyleşi

Türk Sinemasında Güçlü Bir Damar: İsmail Güneş’le Söyleşi

Söyleşi: Kudret Ayşe Yılmaz

 

Elli yedi yıllık bir ömürde İsmail Güneş sinema adına savunduğu hangi kaleleri yitirdi ve hangi kaleler şu an elinde?

Bu ömrün tam 41 yılında hep sinemayla birinci derece ilgilendim. Hiç hevesli olarak davrandığımı hatırlamıyorum. Zihnimin derinliklerine yaptığım yolculukta geriye doğru sırasıyla hatırladıklarımda, bütün kalelerin zapt edildiğini üzülerek en küçük hücreme kadar hissediyorum. Bunu itiraf etmek beni güçlü kılıyor mu? Bilmiyorum.

Dünden bugüne İsmail Güneş’i İsmail Güneş yapanları (bilhassa verdiği mücadeleler açısından) dinlesek…

Benim sinemaya asistan olarak başladığım dönemde sinema; seyircisini teröre ve pornografiye kaptırmış, sadece belli başlı starların filmleri seyirciyle buluşabiliyordu. Bizim gibi yerli değerlere bağlı film çekebilmek imkânsız gibiydi. Ya sinemanın kendi şartlarına uyacaktınız ya da o zaman tek kanal olan TRT’nin ideolojik formasyonuna tabi olacaktınız. Her zaman biraz huy gereği en son söylenecek sözü en erken söylemek durumunda olan ben, bu alanlarla hiç barışık olmadım, olamadım. Film çekmeye başladığım 1986 yılında ise sinema, seyirci açısından bitmiş; üretilen filmler sadece video alanına hizmet ediyordu. Bütün zamanlarında maalesef sinemayı üretenler gecekondu kültürü üzerinden üretim yaptıklarından her defasında kendi bastıkları dalı kesip, düşüp yeniden kalkıyorlardı. Video dalı maalesef seyirciye hitap eden sinemayı eve kilitledi ve bir süre sonra sinemayı sinema salonunda seyretme zevki unutulup gitti. Hâlâ da bugün sinema; seyircisinden mahrum, düşe kalka gidiyor. Kürsüye geçip ABD filmlerini yeniyoruz demek, sadece yüzdelik oranlara bakıldığında mümkün.

O verileri sinemaseverlerle de paylaşır mısınız?

Şöyle ki: bugün son verilere göre ülkemizde seyircinin %60’a yakını yerli film seyrediyor, deniyor. Sadece bu rakamı görürseniz başarı büyüktür, ama toplam seyirciye baktığınızda 60 milyonu aşan bir seyircinin %60’a yakını yerli film seyrediyor görünüyor. 81 milyonluk ülke, sadece 60 milyon seyirci üretebiliyor. O sene Recep İvedik veya türevi film çekilmese oran tersine dönebilir. Asıl bu rakamların arkasındaki gerçek tatsız. Bu rakamlara göre yaklaşık 50 milyonun üzerindeki insanın ömründe sinema salonu görmemiş gerçeği burnumuzun dibinde duruyor.

Fransa’da ABD filmleri yerli filmleri geçiyormuş. Seyircinin %48’i Fransa filmlerini seyrediyormuş.  Burada asıl bizim için korkutucu olan rakam Fransa’daki toplam seyirci sayısı. Tam tamına 350 milyonu aşkın. Nüfuslarının beş misli seyirci üretmiş ülkenin yerli filmlerinin küçük bir farkla yenilmesi bence o kadar önemli değil. Onlar beş misli seyirci üretirken biz nüfusumuzun ancak 2/3’ü kadar seyirci üretebilmişiz. Sadece birbirine benzeyen komedi filmlerinin seyirciyle buluşma imkânı bulduğu bir ülkede ülkenin dertlerini kendine dert edinmiş film üretenlerin seyirciyle buluşamaması büyük kaleyi terk etmiş manasına gelir. İlk sorunuza dönersek terk etmediğim yer; herhalde yapmaya çalıştığım işin bilgi birikimi. Onun dışında sığınabileceğim hiçbir ‘kale’m yok maalesef.

Veriler iç açıcı değil gerçekten, her geçen gün daha iyiye evrileceğini ümit ederek biraz daha keyifli bir konuya geçeyim. Hangi ödülünüz sizin için “bu dilediğim başarı” dedirtti?

Soruyu tekrar tekrar okuyup zihnimde zaman kazanmaya çalışırken aklımıza gelen ödülün, Altın Portakal olduğunu fark ettim. Orası da maalesef bütün zamanlarda bizi görmedi, görmek istemedi. 2012 yılında Ateşin Düştüğü Yer filmiyle Montreal Film Festivali’nde Büyük Ödülü ve FİBRESCI ödülünü aldığımızda bir sene öncesinde dahi filmimiz jüriden ortalama 0,9 puanla ilk on film arasına girememişti. Oysa biz sonradan Montreal’de öğrendiğimizde o sene Antalya Film Festivalinde bizi geçen filmler Montreal Film Festivali’ne seçilmemişler üstelik. En acıtan kısmı ise o sene yarışma sonunda yapılan kritiklerdir. Genel kanaat: “45 filmin 10 tanesi böyle ise diğerlerini hayal bile edemiyoruz.” Kimse burada büyük bir haksızlık olabileceğini zihninin bir kenarında yeşertmemişti dahi. Bu umutsuzluk içinde bir gün Montreal Film Festivali’nde en iyi film, Dünya Sinema Yazarlarının en iyi film ödülünü alacağımı, bunun sonrasında da Türkiye’nin Oscar adayı olarak yarışacağımı hayal ettiğimi söylersem yalan söylemiş olurum.

Oscar size, siz Oscar’a çok yakışırsınız; 2012’deki adaylığınız bir gün neden yinelenerek ödülle neticelenmesin! Ben önümüzdeki yedi-sekiz yıl içinde Oscar’ın Türkiye’ye geleceğine inanıyorum. Peki Oscar’a aday olarak gönderdiğimiz filmler sizce doğru muydu? Daha da özelleştireyim sorumu, en son aday adayımız Ayla, sizce Oscar’ı alabilecek bir film miydi?

Akademi jürisinin dikkatini magazinsel olarak çekmeyen hiçbir filmin, Oscar’da herhangi bir ederi olmaz. Bu da ancak dünyanın sayılı ve bilindik festivallerinden birinde (Cannes, Berlin, Tokyo, Montreal, Venedik Film Festivalleri gibi) ödül alıp dikkat çekmiş olmasıyla mümkün. Bir diğer gerçeklik de şu ki: Akademi’deki jüri yapısını bilmek lazım gelir. Yabancı Dilde Akademi komitesinin çoğunluğunu yaşlılar oluşturuyor ve bu jüri üyeleri filmlerin tamamını seyretmek durumunda değiller. Özellikle genç ve yeni Akademi üyeleri için belli sayıda film seyretme kotası getirilmiş, eğer siz onun seyredeceği filmler listesine girmemişseniz aslında seyredilmemiş sayılıyorsunuz. Akademinin seyretmeden gözden kaçırdığı çok film sayılabilir. Ben Ayla’nın yarıştığı sene gönderilme biçimini doğru bulmadım. Hülle yaptılar ve ben bu durumu çok sakil buluyorum. Bir filmin yabancı dilde Oscar’a katılması için söz konusu filmin eylül sonuna kadar herhangi bir ilde profesyonel gösterim yapmış olması gerekir. Ayla, o sene bu gösteriyi hülle yaparak gerçekleştirdi. Her ne kadar bizim ülkemizde çok seyredilmişse de ben filmin dilinin daha çok diziye benzediğini, bu tarz kahramanlık filmlerinin çok daha iyilerini Amerika’nın yaptığını biliyoruz. Festivallerde olduğu gibi burada da ödül kaldırmanın en önemli formülü vicdana dokunan ve sinematografisi sağlam filmler göndermekten geçiyor.

Bu sorum senaristliğe dair. Benim bildiğim ve yaşadığım kadarıyla senaryolar filme dönüştüğünde bambaşka bir resim çıkar ortaya. Sizce bu bir eserin belkemiğini kırmak olmaz mı ya da diğer açıdan (bir yönetmen-senarist gözüyle) kolaylık mı?

Öncelikle teori olarak, senaryonun bir sinema eseri değil teknik bir malzeme olduğunu kabul etmek lazım. Anlatım dilini edebiyata yaklaştırıp basıldığında senaryo tekniği ile yazılmış edebiyat eseri diyebiliriz. Tam teşekküllü kaleme alınmış, okuma kolaylığı açısından da bir hayli edebi cümlelerle süslenmiş bir senaryo metninin filme dönüştürüleceği gibi, hiç yazılmamış, notu bile tutulmamış yönetmeninin beynindeki senaryoyu da filme dönüştürmek mümkün. Bu iki durumu sanat eserine dönüştüren durum, yönetmenin yorumudur. İyi düşünülüp edebi unsurlarla kaleme alınmış bir metinden iyi bir film çıkabileceği gibi tam tersi vasatın altında bir film de çıkabilir, ama genelde şöyle bir cümle sıkça kullanılır: “İyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir, ancak kötü bir senaryodan asla iyi bir film yapmak mümkün olmaz.” Ben bu cümlenin manasına katılırım. Bence bir senaryoyu iyi veya kötü kılan durum, onun sinematografi diliyle konuşup konuşmamasıdır. Bu yüzden edebiyat cümleleriyle yazılmış bir senaryo, okuyucusu açısından hoş bulunabilir. Bu hoşluğu yaratan daha çok edebi dildir. Bunu en iyi ayırabilecek sinematografi dilini hem konuşup hem yazan yönetmendir. Bu durumu mimaride de görebiliriz. İyi çizilmiş bir mimari çizimden kötü bir mimar iyi bir eser çıkaramayabilir, ama iyi bir mimar eksikleri, kusurları olan bir çizimi inşaat sırasında düzeltebilir. Biz bunu Ayasofya’da gözlemleriz. Bizanslı mimarların çizip yaptıkları Ayasofya bir zaman sonra yıkılmaya mahkûmdu, ama iyi bir mimar olan Sinan, ona payanda ekleyerek bugüne gelmesini sağlamıştır. Ben,  bu açıdan edebi dili ne olursa olsun kâğıt üzerindeki senaryo, bir film için eskiz hüviyeti taşır, diye düşünürüm. Eskiz, sinematografi içeriyorsa muhakkak işini iyi bilen bir yönetmen o eskizden iyi bir film çıkarabilir. İsim vermeyeyim, bir daktilo sahifesi metinle film çeken yönetmenler mevcut ve bu yönetmenler aynı zamanda iyi senaryo ödülü alabiliyorlar. İyi senaryo aslında yönetmenin yorumundan sonra ortaya çıkabilen bir gerçekliktir. Senaryo iyi, yönetmen kötü dendiğinde bile aslında orada yönetmenin iyi senarist olduğu durumu ortaya çıkar. Son zamanlarda senaryosunu da kendimin oluşturduğu filmler çekiyorum. Bu biraz da ülkemizde artık profesyonel senarist olmamasından kaynaklanıyor. Kendi başına senaryo yazan bir senarist aslında kendi çekeceği filmin metninin eskizini oluşturuyordur. Ben bu açıdan baktığımda başkasının senaryosuna film çekmenin daha iyi olduğunu düşünürüm. Ancak senaristin bunu hikâye aşamasından başlayarak yönetmenle yapmasından yanayım. Rahmetli Ömer Lütfi Mete ile bizim durumumuz böyleydi. Filmin ana cümlesinin ortaya çıkışıyla birlikte hep beraber çalıştık. Onun ölümü beni senaryo yazma durumunda bıraktı. Her iki durumu deneyimlemiş biri olarak hem senarist hem yönetmen olmanın daha zor olduğunu kabul ederim. İnsan çoğu kez kendi saplantılarının peşinde koşturur ve gerçeği kaybeder.

Saplantılar bazen de yönetmen ile seyircisi arasında gönül bağı kurar, filmin üst kimliği dahi olabilir. Henüz film başlarken kadim bir dostla daha farklı bir mekânda ve zamanda kavuşuyormuş hissi verir. Mesela İsmail Güneş’in filmlerinde yollar vardır. The İmam ıssızda genişleyen bir yol görüntüsü ile başlar. En son filminiz de bir kervan hikâyesi. Yollar neyin açılımı sizin gözünüzde?

Benim ilk kısa filmim de trende geçen bir yol hikâyesidir. İlk uzun filmim Gün Doğmadan da yol macerasıdır. Çocukluğumdan beri yola gitme duygusunu hep sevdim. Başka yerleri görmek, başka yerleri öğrenmek tutkusu benim sinematografimi de şekillendirmiş diye düşünürüm. Gülün Bittiği Yer filmi de yine bir yol hikâyesidir. On filmimin yarısına yakını bizzat yolda geçer. Ancak diğer filmlerimin hikâyelerinde de muhakkak bir iç yolculuk duygusunu ön planda tutmuşumdur. Bu önceleri kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdu. Bunu ilk fark ettiğimden bu yana hikâye şekillenmeye başladığında onu hemen bir yola sokmak için gayret gösterdiğimi kabul ederim. 40 yılı aştığım bu meslekte daha projenin ilk cümlesinde yol varsa beni kolayca içine alabileceğini söyleyebilirim.

İnsanın sağı solu olur da sanatın olmaz mı diye diye sanatı da sanat zevkini de ikiye bölmüşüz çoktan. Oysa insanın sağına da soluna da aynı kalp hükmetmiyor mu? Sanatın da sinemanın da bir gün tek kalbi olabilecek mi?

Bu aslında sadece bizim ülkemizde yaşanan bir tatsızlık. Dünyanın başka başka ülkelerinde şüphesiz sağcı sanatçı olabileceği gibi solcu sanatçılar da var. Ancak bunlar birbirlerine düşman değiller. Her insan aslında bir dünya görüşüdür. Bizim gibi ülkelerde bireyler adına başka önemli bireyler düşündüğü için özgün düşünce ürünleri ortaya çıkamıyor. Bu bizim yıllarca öğretilmiş düşünmeyi iptal edişimizle ilgilidir. Bizim adımıza bir kişi düşünür ve biz bir şey üreteceksek onun düşüncesine göre üretiriz. Bizim sağımızda da solumuzda da öğretilmiş bir muhafazakârlık var. Bu çemberi kırabilenler, ancak evrensele doğru yolculuk yapabiliyorlar. Tarkovski sağcı mıdır solcu mudur? Bu dünyanın hiçbir medeni ülkesinde söz konusu olmaz. O sadece iyi bir sinemacıdır.

İyi bir sinemacı; insanı siyasetten, hatta kansere dönmüş güç mücadelelerinden ötede de görebilmeli hiç şüphesiz. İnsanı okumalı… Tıpkı insanlar gibi her senaryonun da bir serüveni var bana göre. Peki, siz bir senaryonun film olma serüvenini neye benzetiyorsunuz?

Bir sonraki neslinin kendinden olma haline benzetirim, her canlı organizmanın kendinden sonrakini ortaya çıkarma serüvenine benzetirim. İnsanın, hayvanın, bitkilerin kendinden sonrakilerini ortaya çıkarma serüveni, tohumla başlayan bir süreç. Üstelik tohumda kendinden olma durumu. Bir iç içelik hali.

Filmin başarısı için yönetmenin başarısı denir, hatta ölü bir senaryodan onlarca canın nefeslendiği bir şehir dahi inşa edebilir yönetmen. Sizin filmlerinizde senaryoya sadık kalma oranınız kaçtır?

Yönetmenlik son sözü söyleme durumudur. Kim karışırsa karışsın, kim ek bir fikir veriyorsa versin bütün bunlara sonunda özgür iradesiyle evet diyen yönetmendir. Evet dediği andan itibaren de o dışardan alınmış fikirlerin tamamı kendinindir. Bir kitabı okurken altını çizdiğiniz cümleler, paragraflar genelde ‘ben de böyle düşünüyorum’ dediğin yerlerdir. Bu yönetmen için de geçerlidir. Diyelim elli kişilik bir set ortamında her çalışan yönetmene fikir verir. O bunların bazısını alır, bazısını almaz. Bazı yönetmenler de bu sürece kapalıdırlar. Fikirleri daha önce test ettiği kendi iç seslerinden alırlar ve iyi yönetmenler genelde yanılmazlar. Ben genellikle çektiğim senaryolarda ister başkasının ister benim olsun metnin asıl duygusuna sadık kalırım. Çekim sürecinde yapılacak keskin değişikliklerin filme zarar vereceği kanaatindeyimdir. Hazırlık aşamasında filmi oluşturacak metin ortalıktadır ve her çalışan fikrini söylemekte özgürdür. Sadece bir sahnesine odaklanıldığında yapılacak bir değişiklik daha sonraki bir sahneye zarar verebilir. Bu yüzden odaklanma sırasında senaryonun diğer sahnelerine karşı bir körleşme olur, o an yapılacak değişiklik temele zarar verir kanaatindeyim. Ben ön hazırlık yaparken çalışan herkese “Ne söyleyecekseniz şimdi söyleyin, yoksa sonsuza kadar susun.” derim.

Biraz da alışılmışı soralım. Çok izlenen filmler, izlenme nedenleri, bazı sinema baronlarının akıl almaz yükselişi… İsmail Güneş bu hususta neler düşünür ve kendi filmlerine inen bir balta mıdır bu vaziyet?

Bu soruyu cevaplamak için uzun zaman konuşabilirim. Özetlemeye çalışayım. Genelde bizim Kültür ve Turizm Bakanlarımız göreve başladıklarında oran itibariyle yerli filmlerin yabancı filmleri seyirci sayısı olarak geçtikleriyle övünürler. Ben buna hep itiraz ettim ve bu konuyla ilgili görüşlerimi daha önce açıkladım. Maalesef nüfusumuza göre çok az seyirci üretebiliyoruz. Bunu değiştirmek içinse herhangi bir gayretimiz yok. Şu sıra birbirinden ideolojik farkı olmayan beş büyük kanal akşam 20.00’den başlayarak gece yarısı saat 24.00’e kadar her gece dizi adıyla koca bir film yayınlıyor. Dizi sürelerinin uzun olmasından dolayı maalesef buralarda sinema dili çoğunlukla süreye feda ediliyor. Senaryolar gerekli gereksiz bir sürü ayrıntıya boğuluyor. Sadece bunu seyreden insanlar bir süre sonra sinema dilinin bu olduğunu düşünmeye başlıyor. Bu dile benzemeyen filmler de seyircide bir karşılık bulmuyor. Seyirci drama türetme duygusunu bu mecrada köreltiyor. Sinema salonunda seyrettiği filmler ise televizyon ekranlarında seyredemeyeceği filmler oluyor. Salonlarda her cümlesi olduğu apaçık filmler, televizyona geldiklerinde silinerek gelmek durumunda kalıyorlar. Dolayısıyla “Nasıl olsa televizyona gelecek orada seyrederim.” düşüncesi bu filmler için ortadan kalkıyor. Televizyonda silinme durumundaki küfürleri rahatlıkla seyretmek için salonu tercih ediyorlar. Bir süre sonra bu filmler tutuyor diye diğer filmlere yer açılmıyor. Sosyal derdi olan filmleri de seyirci takip etmiyor. “Bir ara televizyonda bakarım, en kötü internetten seyrederim.” duygusu insanımızı tembelleştiriyor. Televizyonlar da sinema filmlerine ya yaz döneminde ya da gece yarısından sonra dolgu muamelesi olarak kullanılıyor. Bu durum maalesef birbirini tetikliyor. Seyirci televizyonda gördüğü estetikle film seyretmeyi öğrenip yine aynı dilde çekilmiş filmleri takip ediyor. Bu kısır bir döngü olarak eksiye doğru uzayıp gidiyor. Seyirci film seyretmeyi televizyondan öğreniyor, televizyon estetiğiyle çekilmemiş filmleri de seyretmemeye başlıyor. Benim yaklaşık on yıldır seslendirdiğim; sinema sanatı ilkokuldan başlanarak bütün öğretim sürecinde ders olarak okutulup film nasıl seyredilir öğretilmezse, seyirci bu eğitimini televizyondan alacaktır. Dünyanın çeşitli festivallerinde ödül alan filmler sanat filmi diye dışlanacak, gerçek sinema diliyle konuşan filmlerin yerini gecekondu filmleri alacak, bir süre sonra da bu kirlilik babadan oğula neredeyse genetik olarak geçecektir. Nasıl mimaride kentsel dönüşüm yapılıyorsa sinema alanında da bu dönüşüm ihmal edilmemeli. Şu sıra benim filmlerimin de başını belası olan gösterilememe durumu maalesef sinema salonlarının tekel kurmasından kaynaklanıyor. Über karşısında nasıl taksici esnafı korunduysa burada da gerçek film çekenler korunmalı. Bakanlık desteği ile yılda yaklaşık yüze yakın film çekiliyor, ancak bunların en fazla beş tanesi gösterim imkânı bulabiliyor. Televizyon ekranlarında gösterdikleri filmleri daha çok iş yaptıkları dizi yapımcılarından tedarik edip kendi başına bu sanatı ayakta tutmaya çalışan sinemacılar ne perdede ne de ekranda seyirciyle buluşmaktan yoksun kalıyorlar. Bu filmler için alternatif gösterim imkânları belediyelerin kültür merkezleri üzerinden yapılıp Millî Eğitim vasıtasıyla buralara seyirci taşınıp büyük perdede film seyretme zevki insanlara öğretilmeli diye düşünüyorum. Bir diğer önerim de Bakanlığın parayı yapımcıya kullandırıp seyirciyi desteklemesi, yeni seyirci oluşturulması açısından önemli bir kazanım olacaktır. Yapımcıya desteği verirken belli bir seyirci hakkını Bakanlığa devretmesi sağlanabilir. Bakanlık bu biletleri çeşitli mecralarda dağıtarak film seyretme imkânı olmayan insanları perdeyle buluşturabilir. Bir süre sonra da bu seyretme alışkanlığa dönüşmesi sağlanabilir.

Seyirci meselesini, televizyona bakmadan çözebilmenin imkânı yok maalesef. Bugün Televizyon dizilerine baktığımızda -istisnalar kaideyi bozmaz- bu dizilerin herhangi bir sosyal meseleyi anlatmadığını rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Bu dizilere göre ülkenin konut sorunu olmadığını, herkesin yalı veya benzeri bir malikânede yaşadığını, gecekondu diye bir yapı biçiminin hiç bilinmediğini görürsünüz. Dizi kahramanlarının geçim derdi yoktur. Kimse kira ödemez, geçim sıkıntısı çekmez. Kimsenin öğrenim sorunu yoktur. Hiçbir genç; üniversite, lise imtihanlarına girmez, canının istediği okullarda okur, hatta devam etme durumunda bile değildir. Hiçbir karakterin iletişim sorunu yoktur. Bu dizilerde anlatılan uygarlık neredeyse masallarda bile zor rastlanacak bir düzeyde. Peki ne meselesi vardır bu yapımların? Eğer dizide 20 kadın 20 erkek varsa bunlar hikâyenin içinde birbirleriyle en az bir kez birlikte olurlar, zaman içinde eşler değişir, aldatmalar moda haline gelir, seyirci gayri meşru ilişki başlasın diye ekran başında yağmur duasına çıkar, genelde de duası kabul görür. Bu dizilerde ezan duyulmaz, besmele çekilmez, namaz kılınmaz, camiye gidilmez. Kandiller hiç yaşanmaz, bayramlar da tatilleri uzunsa hatırlanır. Bunun yanı sıra millî bayramlar da maalesef hatırlanmaz. Ülke neredeyse yirmi yıldır bu hikâyelerle eğitimini tamamlayınca siz derdi olan film veya filmler ürettiğinizde hiçbirinin zihninde böyle bir format olmadığından sizin filminiz bedava verseniz seyredilmez. Ülke önce bu meselesini sadece sinema için değil kendi geleceği için çözmek zorundadır. Böyle eğitilmiş bir seyirci maalesef buna benzer hikâyelerin peşine düşer. Bu seyircide de ne yazık ki sayı çok komik dünya ölçeğine bakıldığında. Hamaset yüklü yapımların ülkemizin geleceğini şekillendirmekte tek başına yeterli kalacağını da düşünmüyorum. Bu yapımlardaki olumlu haller, ezan, namaz, niyaz, güzellik, doğruluk, vatanperverlik gibi duyguların seyircide ters bir etki bırakacağını düşünüyorum.  Mesaj bir yerden sonra şuna dönüyor: “Bu güzellikler tarihte yaşanıyormuş, bugün çok zor.” Bu algı çok tehlikeli değil mi?

Cazibeyi, erdemi yahut millî değerleri sadece tarihî filmlerde bulmak, yaşlanmış ve hep “Ah eski günler…” der olmuş bir insanın vaziyeti gibi hastalıklı şüphesiz. Önerileriniz dikkate alınacaktır diye umarak bu senenin ses getiren filmlerinden birine uzanmak istiyorum. Ahlat Ağacı çok beğenilmesine rağmen ödül alamadı. Siz filmi izlediniz, sizce dünyada film ödülleri, tam olarak neye veriliyor?

Diğer filmleri görmediğim için bu konuda yorum yapmam doğru olmaz. Diğer filmleri gören arkadaşlarım, kazanan filmlerin gerçekten iyi film olduklarını söylüyorlar, ama yine de yirmi film arasına girip film seyredilip bittiğinde 15 dakika kadar alkış almak büyük başarı. Ödül almanın bir formülü var mı? Var, diye düşünürüm. Her festivalin kendine göre bir yöntemi olduğu daha önce o festivallerde ödül almış filmlere bakarak çözümlenebilir. Formülü bulursunuz, ancak yine de ilacı tam üretemeyebilirsiniz veya sizden bir başkası daha iyi yapmış olabilir. Benim gözlemim, vicdan temelli filmlerin festival jürileri tarafından daha kolay kucaklandığıdır.

Çok isabetli bir çıkarım oldu gerçekten. Şimdi sizin son filminizden bahsetmek isterim. Kervan 1915 çok beklenen bir filmdi, filmi gösterimden çektiniz. Bu tepkinizin nedenlerini ben biliyorum, peki bu nedenleri filmi merakla bekleyen sevenlerinize tam olarak anlatabildiniz mi?

Bu filmin ön hazırlık aşamasından başlanarak hep bir engeli oldu maalesef. Konunun yıllarca bizim toplumumuz için bir tabu olduğu herkesçe malum. Gerek ekip bulmak gerek oyuncu bulmakta çok zorlandığımı söyleyebilirim, ama gerçek engeli filmin tanıtımı sırasında yaşadım. Tanıtım bütçem kalmayınca, gazetelere ilan veremediğim için maalesef aynı gazetelerde haber olarak değerlendirilmedi. Yüz yıldır beklenen bir film, gösterime girdiğinde ülkenin en çok okunan gazetesi tarafından tek bir haber olarak bile değerlendirilmedi. Ne zaman ki filmi geri çektim, o zaman haber yaptılar. Okuyucusu şöyle düşünmeli: “Bu film ne zaman gösterime girdi ki geri çekildi?” Youtube filmin tanıtım fragmanını yasakladı, sadece Ahmet Hakan televizyonda haber yaptı. Normal şartlarda siyasilere varana kadar olay olması gereken durum maalesef görülmedi. Cumali Ceber filminin tanıtım materyalleri sosyal medyada 56 milyon kişi tarafından izlenirken, bir yıldır yayınlanmakta olan fragmanımız 5 bin kişi tarafından izlendi. Oysa izlemeleri için herhangi bir talebimiz yoktu. Film doksan civarında kenarda köşede kalmış sinema salonlarında sadece 10.30 seansında gösterildi. AVM’lerin saat 10.00’da açıldığını düşünürsek bu saatin ne kadar uygunsuz olduğunu görürsünüz. Bunu sosyal medya üzerinden paylaştığımızda seyirci bu duruma isyan etti mi? Hayır. Bu engelden haberi var mıydı? Doğrusu emin değilim. Benim böyle durumlar için söylediğim bir söz var: “Tamam kabul ediyorum, ben kötü film çektim, ama seyirci bunu nereden biliyor?”

Sevenlerime anlatabildim mi? Öyle bir sinema salonu dolusu sevenim olduğunu düşünmüyorum.

Ezber bozmak sevimsiz bir durumdur her zaman.

Şu an hangi filmi kurguluyor beyniniz?

Şu an bütün projelerimi derin dondurucuya koydum. Kimsenin de buna itiraz edeceğini sanmıyorum. Birçok meslektaşım ‘pastadan biri ayrıldı’ diye sevinecektir. Sanıyorlar ki bu durum sadece benim başıma gelecek. Oysa onlar da film çektiklerinde aynı süreçlerden geçecekler, ben onlar için de üzüleceğim. Şimdilerde Sadece Sinema Derneği adıyla bir dernek kurdum ve seyirciyi uyandırmak istiyorum. Bana yapılanlar başkalarına yapılmasın diye mücadele vereceğim.

Haklı gayret, takdire daim şayandır. Sözü tamamlamadan evvel bir şey daha sorayım. Sinema ve sanatın Türkiye’de kimlik taşıdığı bilinir. Peki, İsmail Güneş hangi gemide ve en derin pişmanlığı ne?

Ana karada mı kalsaydım?

İSMAİL GÜNEŞ (BİYOGRAFİ)

Trabzon Köprübaşı’lı bir ailenin çocuğu olarak,1961’de Samsun’da doğdu.

1976 yılında başlayan sinema serüveni, 1977 yılında çektiği ilk kısa metraj filmi olan “Karanlık Bir Dönemdi (It Was A Dark Time)” ile daha sonra bir üçleme olarak Türk toplumuna ve devletin bütün kademelerine musallat olduğunu bugün daha iyi anladığımız sevgisizlik, hoşgörüsüzlük ve sistematik şiddeti sinema diliyle topluma anlatacağının ilk işaretini vermiş oldu.

1986’da ilk uzun metraj filmi “Gündoğmadan (Before The Sun Rises)”ı çekti. Bu filmle, insanın dünya üzerindeki yalnızlığı, bireyin iç karanlığı ve yol hikâyeleri de sinemada altını çizerek kullanacağı temaları arasına girmiş oldu.

Güneş, üçlemesinin ilk filmi olan “Gülün Bittiği Yer (Where The Rose Wilted)” ikinci filmi “Sözün Bittiği Yer (Nothing Else Left To Be Said)” den sonra; üçlemesinin son filmi “Ateşin Düştüğü Yer (Where Fire the Burns)” ile 2012’de Montreal Film Festivali’nde en iyi film seçildi. Aynı festivalde “Dünya Sinema Yazarları (Fipresci)” tarafından da en iyi film seçildi. 2012 yılı Akademi Ödüllerinde Türkiye’nin Oscar Adayı olarak yarıştı.

Son filmi (1915 yılında Osmanlı Hükümetinin Ermeni vatandaşlarını ülkenin güneyine tehcir etmesini konu alan) “Kervan 1915”i gösterimden çekmiştir.

FİLMOGRAFİ

Kervan 1915 – 2017, Ateşin Düştüğü Yer – 2012, Dur Yolcu – 2008, Sözün Bittiği Yer – 2007, Hakkını Helal Et – 2007, The İmam – 2005, Yolun Sonu – 2005, Kimsesiz Zaman Tasvirleri – 2004, Bir Yıldız Tutuldu – 2003, Merhaba Newyork – 2002, Sultan – 2001, Bıçak Sırtı – 2001, Avcı – 2001, Şemsi Paşa Pasajı – 2000, Yunus Emre – 2000, Kurt Kapanı – 1999, Gülün Bittiği Yer – 1998, Beyaz Savaş – 1995, Bizim Ev – 1995, Veysel Karani Hz. / Sonsuzluğun İki Yakası – 1993, Ahmet Bedevi Hz. / Can Perdesi – 1993, Beşinci Boyut – 1993, Siyah Pelerinli Adam – 1992, Çizme – 1991, Küçük ve Sonsuz Yürek – 1990, Yusufçuk – 1988, Ateşböceği – 1987, Biz Doğarken Gülmüşüz – 1987, Gün Doğmadan – 1986