Uğur Canbolat ile Muhabbet ve Yazmak Üzerine

Uğur Canbolat ile Muhabbet ve Yazmak Üzerine

505

“İyi bir yazarın kelimeleri, okuyucuyu sırtına alır taşır…”

Bir sevda türküsü var dilinde, bir sevda türküsü var kaleminde. Okumaya-yazmaya tutkun, bu tutku ise her dem yüreğinde… Gazeteci-yazar Uğur Canbolat ile kelimelerin ardı sıra bir kültür yolculuğuna çıktık.

“Sizin için ‘Okuduğu kişileri konuşturmanın, yazarken söylemediklerini söylettirmenin ardına düşüyor…’ diyorlar. Doğru mudur?”

Kim diyor bilmiyorum ama doğrudur. Söylenemeyenleri söyletme merakı hepimizde bir miktar var aslında. Aslında insanların röportajları okuma merakı da buradan ileri gelir. Bir yazarın bütün ürünlerini, kitaplarını, neşriyatını okumak yerine, çoğumuz için onunla yapılan eğlenceli, kritik bilgileri de içeren röportajları okumak daha ilginç gelir. Ben röportaj yapmayı sevdim. Röportaj içeren kitapları da bu nedenle yayımladım. Daha özel, daha ince, daha derin, daha insani, daha çocuksu şeyleri söyletmeye muvaffak olanlar, başarılı metinler ortaya çıkarırlar ve onlar daha fazla okunurlar. Ben de merak ettiğim, yazılarını okuduğum, kitaplarını takip ettiğim yazarlar ile röportajlar yapmaya çalıştım ve yayımladım. Evet, onların peşine düştüm. İyi ki de öyle yaptım.

“Ardından kitap projesi geldi sanırım… Nesil Yayınları tarafından yayımlanan ‘Portreler’ adlı bir kitabınız var.”

Ulusal bazı gazetelerde tam sayfa yayımlanmıştı bu yazılar. Hatta sürmanşetten verilen, birkaç gün devam eden röportajlar da oldu onların arasında. Diyelim ki, Ramazan ayında röportaj yapıyorsunuz, konuştuğunuz kişinin manevi tarafı da varsa, konu ile ilgili özel bir şey söyletmeniz okuyucu açısından ilginç olabilir. Bütün hocalar, “İmsak ne zaman başlar? İftar ne zaman olur? Top nasıl atılır?” diye anlatırken, başka birisi, “Ramazan ayında zeytin tanesi ne demektir?” diye anlatırsa, o röportaj diğerlerinden daha çok fazla okunur. Mesela zeytin, bir zeytinken Ramazan ayında, bir zeytin tanesi neden bir zeytin tanesinden daha başka bir şey olur? Normal günlerden daha öte bu zeytin tanesi ne söyler, nasıl söyler? Bunları bir röportaja sığdırabilirseniz mesela müthiş bir şey olur. Fıkıh hocalarının anlattıklarını tekrarlatmanın heyecan verici bir yanı yok ama bir zemzem damlasını anlatabilirse, bir zeytin tanesinin hikâyesini anlatabilirse harika bir söyleşi olur… İlk kez oruç tutan bir çocuğun iftar bekleyişindeki şiirselliği, duygusallığı anlatabilen bir söylem geliştirebilirse, o yazı herkes tarafından okunur. Yaptığım röportajları gazetelerde dönemsel olarak yayımladım. Onlar içerisinde Halûk Nurbaki, Nevzat Tarhan, Gürbüz Azak, Hikmet Barutçugil, Şefik Can, Emin Işık gibi pek çok farklı kültür alanlarından beslenmiş olan hocalarımızın röportajları var. Bir kültür demetini içeriyor.

“Başlı başına bir kültür mirası…”

Bu bakımdan sözlerin peşine düşmeli, söylenmeyenleri söyletmeli, onun hayatındaki güzellikleri yakalayabilmeli… Diyelim ki, Ramazan ayı ile ilgili bir söyleşi yapıyorsunuz, konuştuğunuz kişi daha evvel bir yazısında ninesi ile ilgili bir şey anlattığını düşünün. Varsayalım ki, “Ramazan deyince benim rahmetli ninem akıma gelir!” demiş olsun. “Ne demek bu?” diye peşine düşmeli. Nine ile Ramazan ayının ve iftarın ilişkisini kurmak, nine ile beyaz örtüsünün ilişkisini kurmak, nine ile yüzündeki çizgilerin ilişkisini kurmak… Müthiş bir şey ortaya çıkmış olur. Ben bunları ne kadar yapabildim, tartışılabilir elbette. Denedim en azından.

“Zafer Dergisi, Tefekkür Dergisi, Türkiye Diyanet Dergisi, Sur Dergisi ve Akit gazetesi gibi birçok mecrada yazılarınız yayımlandı… Yazmak nasıl bir duygudur?”

Yazmak, aslında dışavurumdur. Bunun sağlanabilmesi için insanın önce yumurtanın kabuğunu çatlatması gerekir. Yumurtanın kabuğu ise okuyarak çatlar, kabuğunu çatlatmayan kişilerin dışavurum dediğimiz noktaya gelmesi mümkün değil. Örneklerini görüyoruz… Bu çağda pek çok mecra olduğu için henüz yazma noktasına gelmemiş olduğu halde, bir yerde yazıp beğeni aldığında kendini yazar olarak görenler de olabiliyor. Yazmak bir dışavurumdur ama sorumluluk da getirir. Aslında işi bilenler tarafından kaçınılan bir şeydir. Şimdi insanlar yazmaya doğru koşuyorlar. Buna ilişkin yönlendirmeler var, güdülemeler var. Bir açıdan iyi denebilir ama yazmak sorumluluk gerektirir. Bu sorumluluğu kuşanmak uzun bir yolculuğa çıkmak demektir. Her metnin bir önceki metinden iyi olması mecburiyeti vardır. Bu ise yorulmaya talip olmaktır. İyi bir duygu evet, ama bir o kadarda tartıya çıkmak demek olduğu unutulmamalıdır.

“Peki, ne yapalım?”

Yazmak az evvel belirttiğimiz gibi ciddi bir sorumluluk demektir. Yetersiz bir şey, fazla bir şey varsa bunun sorumluluğunu da alması gerekir. Maalesef çok yazmaktan kaçınamıyoruz ama kaçınmamız gerekir. Şimdi okuyucular, ters bir şey söylediğimi düşünecekler. Bu kadar eğitimler varken, herkesin yazması teşvik edilirken, yazmaktan kaçmayı söylemek paradoksal bir şey. Eğitimlere katılmalı, yazmalı ancak yazdığımızı ortaya çıkarırken bir kez daha düşünmek gerekir diye düşünüyorum. “Gerçekten yazmalı mıydım?” diye sormalı. Farklı olarak, yeni olarak ben ne söylüyorum… Sâmiha Ayverdi’nin, İsmet Özel’in, İskender Pala’nın, Ahmet Turgut’un yazdığı bir dünyada, bu isimleri çoğaltabiliriz, kişinin “Ben hangi cesaretle, hangi yetkinlikle ve nasıl bir motivasyonla bunu yayımlıyorum?” diye düşünmesi lazım.

“Sanırım cahil cesareti var bizde…”

Çokça cahil cesareti var bizde, kendimi de dahil etmek üzere… “Ben bu yazıyı yazdım, kime ne kattım?” diye sormalı. Özgünlük değeri, buluş değeri var mı? Yoksa ben, yazarak tatmin mi oluyorum? Bir, iki süslü kelime ile bir şey mi söylemiş oluyorum. Bugüne kadar yazılmış olanların üzerine bir şey koymuş oluyor muyum? Mesela bir hikâye yazacaksam, Abbas Sayar, Şerif Aydemir, Gürbüz Azak, Sadettin Kaplan, Mustafa Kutlu okumamışsam… Ben yazarım diye ortaya çıkarsam, bu enteresan bir şey olur. Üniversitede çalıştığım için biliyorum, odama geliyorlar, kitabını okumayı bırakın, bu yazarların isimlerini bile duymamış oluyorlar. Allah Allah… Dolmadan taşma eylemine geçmek, şiddetle olur. Dolmuş olan bir bardağın taşması kolaylıkla olur. Bardağı sarsmadan, sıkıntı vermeden olur. Bardak yarım ya da çeyrek doluysa, onu taşırabilmeniz için ciddi bir şiddet uyguluyor olmanız gerekir. Bu da kelimelere eziyet etmek demektir. Henüz dalından düşme olgunluğuna gelmemiş meyveyi, daha çağla vaktinde koparmaya çalışıyorsunuz. Oysa meyve olmuşsa, zaten kendiliğinden düşecektir. O güzelliğe, o bilgiye talip olanlar zaten olacaktır çünkü orada bir olgunluk vardır. Olgunluk, kendine çeken bir şeydir. Bir elma, kimse beni yesin diye uğraşmaz, zaten elmanın talipleri vardır, olgunlaşmıştır çünkü. Böyle düşündüğümüz zaman, ne kadar yetkinler diye düşünmek lazım. Sosyal medya ile herkesin bir sayfası var, bir iki beğen ile kendimizi olduk sanıyoruz. Örneğin, yazı yazmaya çalışıyor ama elinin altında lügat yok. Peki, buna ne demeli?

“Kelime dünyasındaki zenginlik ile dil- düşünce arasındaki ilişkinin önemi açığa çıkıyor…”

Evet… Lügatsiz bir yazar olabilir mi? Kelimeler ile barışık olmayan bir yazar düşünülebilir mi? Kubbealtı Yayınları’nın Misalli Türkçe Sözlüğü kaçımızın evinde var? Söylüyorsun, adını duymamış bile… O kadar kişiye tavsiye ettim ve o kadar kişiye de hediye ettim. Kelimeler ile barışık olmayan bir kişinin yazmaya cesaret etmesi enteresan… Evet, dostlar yazmaya teşvik ediyor ama bu, kendini geliştirmeye, kendini var etmeye vesile olmalı. Zaten bardak dolduktan sonra taşmaması doğa dışı bir şey. İyi bir yazarın kelimeleri, okuyucuyu sırtına alır taşır. O kitabı nasıl okuduğunuzu anlamazsınız, kelimelerin ahengine vurulursunuz ve o kelimelerin ardından melodiyi takip eder, kitabın sonuna kadar gelirsiniz. Öyle bir noktaya gelirsiniz ki, “Niye bitti?” dersiniz. Sorarım, kaç kitap okuduk, “Niye bitti?” dediğimiz. “Ne çabuk bitti, ne ara bitti?” dediğimiz kaç kitap var acaba?

“Sizin niye bitti dediğiniz kaç kitap var?”

Bu duygu üzerine biraz düşünmeye çağırıyorum… İsimlendirmeden evvel kitapları, bu duyguyu anlamalarını isterim okuyucuların. Mesela bir Cengiz Aymatov okumadılarsa olmaz, Kazancakis okumadılarsa olmaz, Abbas Sayar okumadılarsa olmaz… Edebiyattan bahsediyorum şimdi. İrfan kültüründen bahsetmiyorum… Okuma eyleminin edebiyat kısmından bahsediyorum. Şiir yazmayabilirisiniz ancak bir deneme yazarının, bir hikâye yazarının şiir ile yakın olması lazım. Türkü ile yakın olması lazım. Yakın değilse, yazmaması lazım. Bu toprağın ozanlarının dilini çözmemiş ise nasıl yazacak? Sümmani Baba’yı bilmiyorsa, Karacaoğlan’ı bilmiyorsa, Âşık Emrah’ı Yunus Emre’yi bilmiyorsa nasıl yazacak? Türkü dinlediğinde, kendini dünyadan aralayamıyorsa bu kişinin yazdığı metin, duygusuz bir metin olur. Teknik açıdan belki iyi bir metin olur ama ruhu olmayan, nefes almayan bir metin olur. Bu toprağın irfanından, tasavvufundan, türküsünden, ozanından, şairinden uzak kalan ve buralardan beslenmeyen bir yazarın, “Ben yazıyorum!” demesi tartışmalı bir şeydir. Yazar, okuyucuya verdiği kelimeleri pişiren kişidir…

“Aynı zamanda, bir kültür mirası da söz konusu. Okuma alışkanlığı, yazma bilinci ve beraberinde kültürel sorumluluk… Kültürünü bilme, sahip çıkma ve devam ettirme bilinci ile…”

Tabii, sorumluluğu var sırtında. Bu sorumluluğu hissetmiyorsa, hiç yazmaya girişmemesi lazım. Bu kültüre, irfana sahip değilse zaten yazmaması gerek. Diyelim ki, bu kültüre sahip ama nasıl yazması gerektiğini bilmiyorsa yine yazmamalı…

“Üsküdar Fm, Moral Fm, Marmara Fm… Radyo günleri de var cebinizde ve kim bilir daha neler?”

Radyo, yazmadan önceki dönemdi… Önce gevezelik kısmı ile başladık diyelim. Ses ile başladık. Denir ki, “Önce ses vardı, önce söz vardı!”. Sözün yankısını duyamazsak, kelimenin farkına varamıyoruz zaten. Sözün yankısını duyan kişi, iyi okur oluyor. Sözün yankısını duyan kişi, sahici bir yazar oluyor. Sözün yankısını duyan kişi, yüz sene önce ölmüş bir ozan ile dost olabiliyor. Karacaoğlan’ın söylediği sözün yankısını ruhunda gönlünde duyan kişi, o yansıma ile bir şey yazabiliyor. Dolayısıyla sözün yankısını duyuyor olmak lazım. O yankıyı duyumsamalı. Yankıyı alabilen, yeni bir yankı verebilir… Evet, radyoculuk dönemim oldu. Günün her saatinde farklı programlar yapma fırsatım oldu. Mesela, “Sabah’ın İlk Işıkları” diye bir program yaptım, Kur’an mealiyle başlıyordum… Gece yarısına kadar varan farklı dilimlerde, çeşitli programlar hazırlama fırsatı buldum…

“Anadolu kültürü böyledir, sözlü aktarımdır…”

Dinlemek lazım… Bizim şöyle bir sıkıntımız var, konuşmacıyı dinlemek yerine ona bir cevap verme eğilimine giriyoruz. Sana soru sorulduğunda, anlatırsın ama birisi bir şey anlatırken, anlatan kişi de sözün ehliyse, konuşmak gayr-i edebî bir şey. Yerindelik duygusu bu bakımdan çok mühim… Radyo, dinlemeyi öğretir bize. Her saat farklı bir sesten farklı renklerde bir şeyler dinleriz. Böylece bahçemiz tek çiçekle kalmaz, bahar olur. Her çiçeği tanırız, her çiçeği koklarız. Bahçedeki her ağacın meyvelerini yeriz, gölgesinde dinleniriz. Radyo böyle bir dünyadır. İyi radyo dinleyicileri, iyi sohbet dinleyicileri zamanla iyi konuşmacı olurlar, iyi kalem kullanan olurlar. İnsan kulaktan besleniyor ki, en sağlıklı beslenme çeşididir bu. “Ağaç kökünden, insan kulaktan sulanır.” derler. Söz kulağa söylenir. Söz söylenirken de cemale bakılır…

“Efendim, sözlü aktarım kültürü ile Dede Korkut dile geliyor. Öyle ki, yanıp kor olan ve bu kor kalp ile dile gelen bir kültür bizimkisi…”

Tabir olarak, Dede Korkut diyoruz ama Dedem Korkut denilir aslında… Bizim söyleme kültürümüz, ocak başı sohbetlerimiz, cami duvarı sohbetlerimiz, kıraathane sohbetlerimiz konuşan bir kültürdür. İnşallah sözün erdemine de sahip oluruz da sözlerin hakkını da veririz. Büyük şehirde yaşayanlar olarak, o kadar büyük nimetlere gark olmuşuz ki… Çağınızda yaşayan büyükleri dinleme lütfuna eriyorsunuz, bir saat sonra anlat deseler, konuşulanların yarısını dahi anlatamıyorsunuz. Lütfa mazharız ama şükürden de aciziz diye düşünüyorum.

“Gerçek âlim, gerçek âşık” diye anlattığınız Dr. Hâluk Nurbaki hoca ile tanışıklığınıza gelmek istiyorum…”

Ruhaniyetine selam olsun. Erenler bize tenezzül ederler, bize kerem ederler ve bizim seviyemize dünyamıza nüzul ederler. Yağmur yukarıdan gelir, biz onları yerde karşılarız. Yağmur bize düşmek istediği için biz ıslanırız. Biz yağmur gelsin, dediğimiz için yağmur gelmez. Bunun da etkileri vardır, niyaz anlamında. Bir erenin sohbetinde, cereyanında olmak, çekim alanına onların gelmiş olmasıyla ilgilidir. Bir eren soframıza oturmuşsa, biz bir şey olduğumuz için oturmaz, o bize tenezzül eder. Keremine şükür demek gerekir. Sizin de bildiğiniz gibi yazıp çizen isimlerin çokça faydalandığı etkili metinlerdir yazdıkları. Rahmetli hocamızın çok değerli yazıları olurdu. Halûk Nurbaki hocamız ile Zafer Dergisi’nde çalıştığım yıllarda tanıştım, derginin başyazarıydı. Bu tanışıklıkla muhabbetimiz devam etti, çok şükür uzun yıllar da birlikte olmak nasip oldu. Beraber radyo programları yaptık, konferanslar yaptık, ev sohbetleri yaptık… Hepsi çok değerliydi. Bu sohbetlerin bazıları sonra kitaplaştı.

“Hep yeni bir hizmet ile…”

Evet… İstanbul’da, “İslam Annelerini Anma Günleri” adıyla konferanslar yaptık. Henüz bizim bulunduğumuz kültür ekseninde, bu tarz sohbet çokça yapılıyor değildi. Bu toplantılar daha sonra deşifre edildi ve Damla Yayınları’ndan “Nurdan Anneler” adıyla çıktı. Hanım okuyucularımıza öneririm. Efendimizin dünyasına yakın olan o annelerimizi tanımadan, İslam kadını nasıl olunur? Bir mümin kadın nasıl olunur? Bir mümine nasıl sever, nasıl ağlar, nasıl cesaret gösterir? Aşkı nasıl olur, fedakarlığı nasıl olur? Bir İslam kadınının nasıl seveceğini nereden öğreneceğiz? Hz. Hatice Annemizin sevgisini bilmeden doğru sevgiyi nasıl bileceğiz? Bir İslam kadını düşünün ki, Efendimizin Hz. Hatice’ye olan sevgisini bilmiyor. Bir İslam kadını düşünün ki, Efendimiz ticarete gittiği zaman dama çıkıp ardından söylediği türküyü hiç duymamış. Hz. Hatice’nin söylediklerini hiç işitmemiş… Hz. Hatice’deki aşkı bilmemesi büyük bir kayıp değil midir? Yani aşk deyince, fiziksel çekimin dışındaki bir şeyi nasıl anlayacak? Hz. Hatice Annemizi okumadan, Efendimize olan muhabbetini görmeden… “Sen söylüyorsan doğrudur. İnsanlar elbette sana inanacaklar. Sen çevresine yardım edensin, sen yetime merhamet edensin, sen sevilensin, sen asla yalan söylemeyensin.” diyen bir kadın var. İlk vahiy geldiğinde, Efendimize söylediği o cümleleri bilmeyen bir İslam kadını evlendiğinde eşine nasıl davranacağını nereden bilecek? Hz. Hatice bir aşk örtüsüdür. Bunu anlatmak ve öyle olmak için Hz. Hatice’yi anlamak gerek… Hz. Âişe’yi bilmeden de ilmin yüceliğini nasıl bileceğiz, ilmin önceliğini nasıl bileceğiz. Şiirin yüceliğini nasıl bileceğiz. Devrin büyük şairleri hem Hz. Âişe Annemize hem de Hz. Fâtıma Annemize eserlerini getirip gösterirler, ondan sonra yayımlarlarmış. Yüksek bir edebi zevk var burada. Hz. Âişe’yi tanımadan hukuku da anlayamayız. Bunları anlatırdı Halûk Nurbaki hocamız. Hz. Aişe’den farklı bir İslam kadını çıktı. Doğru bildiği ile savaşan, mücadele eden, duruşu olan bir İslam kadını… Bunları bilmeden nasıl İslamiyet’teki kadını anlatabiliriz? Sadece şöyle örtünecek, şöyle yapacak, camiye şuradan girecek. Bunları mı anlatacağız biz? Bunlar da elbet işin içerisinde ama fıkıh boyutuyla…

“Bir hayat kültürü var…”

Hz. Hatice’yi, Hz. Âişe’yi bilmeden nasıl İslam kadınını anlatabiliriz? Hz. Fatma‘yı bilmezsek de eksik kalır… Hz. Âişe, İslamiyet’in bilgi bankasıdır. Peygamberimizin halini ve sözlerini taze zihniyle aktarmıştır. Bu bilgiyi ümmete infak etmiş, hediye etmiş kişidir. Hz Fâtıma Annemiz, Kur’an-ı Kerim’in enfüsi yorumunu yapandır. Tasavvuf anlatımları oraya dayanır. Ehl-i Beyt’e dayanır. Tasavvufun, irfanın mânâsı budur. Bu anlatımların özü Hz. Fatma’ya dayanır. Fâtıma Annemiz, Kevser’dir… Biz Kevser’i cennet havuzu olarak algılarız ama “Biz sana Kevser’i verdik.” anlatımı, “Biz sana Fâtıma’yı verdik.” demektir. Sonsuzluk demektir, sonsuz bereket demektir. Anadolu’da annelerimiz yemek yaparken, yoğurt çalarken, “Fâtıma Anamızın eliyle” derler. Şimdi bunu bilmeden olur mu? Halûk Nurbaki hocamız da “İslam Anneleri” diye konferans veriyor, bunu bilmeden olmaz diye düşünüyor. Diyelim ki, tanıştığımız kızın adı Fatma ise, devr-i saadette geçen dört Fâtımayı bilmesi gerekir. Hz. Ali Efendizimizin annesi, Ebu Talip Efendimizin de eşi olan Fâtıma Annemizi bilmeden olabilir mi? Fâtıma Annemiz ki, annesi olmuş Efendimizin. Kendisi vefat ettiğinde, Peygamber Efendimiz kabre giriyor bir müddet kalıyor sonra Hz. Ali Efendimizin annesiöyle yolcu ediliyor. Bunu bilmeden İslam kadınından bahsedilir mi? Mümkün mü böyle bir şeyden bahsetmek. O Fâtıma’yı bilmeden, Fatma adını taşımayı hak eder mi kişi? Bir rivayete göre boşken kabre yattı diyorlar, başka bir rivayete göre de annemiz defnedilince yanına uzandı ve öyle yolcu etti diyorlar. Burada peygamberin vefası var. Fâtıma’nın Fâtıma’lığı var. Zaten kendi kızına bu ismi veriyor. Halûk Nurbaki, bu millete çok şey söylemiş, yeterince tanınmayan ve henüz anlaşılmayan büyük bir erendir. Bilinmesi gerekir.

“Gönülden nasıl istekli olduğunu anlatıyorsunuz…”

Gençliğin imanının çelindiği bir dönemde, bir Halûk Nurbaki çıkıyor ve ilim yoluyla bize Allah’ı, Kur’an’ı ve hadisleri anlatıyor. Konuşmanın rahat olduğu bir dönemde değil, Allah demenin yasak olduğu bir dönemde TRT’ye çıkıyor. Soğanı anlatıyor, patatesi anlatıyor, elmayı anlatıyor… Aslında bunları anlatırken Allah’ı anlatıyor. O’nun kudretini, O’nun ilmini anlatıyor. O’nun sonsuzluğunu anlatıyor. Allah’ı anlatıyor ama Allah, diyerek anlatamıyor. Böyle konular, sadece perşembe akşamları yayınlanan “İnanç Dünyası” programında konuşulabiliyordu. Böyle programlarda da çok kısıtlı ve teknik olarak anlatılıyordu. Halûk Nurbaki hocamız “İnsan ve Hayat” programı ile insan olmayı, mânâyı anlatmış olan bir kişidir. Cesur bir kişidir. Merhamet ve cesareti aynı potada eritmiş bir kişidir. Fahr-i Kâinat Efendimize birisi saygısızlık yaptığında, ilk çıkıp onun suratına mânâ tokadını atanlardan birisidir. Fahr-i Kâinat Efendimize saygısızlık edenlere asla tahammül etmez. Nasıl ki, Hz. Ali zülfikar’ı çıkarıyorsa, Efendimize ve Ehl-i Beyt’e saygısızlık edene ilim zülfikar’ını çıkaran kişidir. Ancak bunun dışında, müthiş müşfik bir insandır. Merhameti coşkundur, seller gibidir. “Biz merhametimizi ve cesaretimizi nerede kullanacağız?” sorusuna da cevap veren kişidir. Hayatında ilme öncelik veren kişidir. İslam dünyasında çoğu farzlar yapılmıştır, ancak ilim farzından geri kalınmıştır. Yaşadığımız herc-ü mercin önemli bir sebebi de budur. İlim farzını yerine getirmenin önemini kitaplarında bahseden kişidir. Kur’an’ın söylediklerini ilim, bilim, fizik, biyoloji, tıp yoluyla da anlatılabileceğini ve açılımlar yapılabileceğini gösteren bir kişidir.

“Dört tarikatten icazetli olduğu biliniyor lakin kendisine baktığımızda bir yol değil de bir peygamber âşığı, ‘Muhammedî’ diyoruz…”

Hepimiz gibi Muhammedî… Bu terimi uygun görmeyenler olabilir. Kendisi âşık-ı Muhammedi idi. Sevgilisine meftun olan ve hasret çeken birisiydi. Fahr-i Kâinat Efendimiz ile gözleri nemlenen bir kişiydi… Coşkun sellere muhatab olan kişiydi. Ben bir peygamber aşığı gördüm demek kaç kişiye nasip olur? Kaç kişi görmüşüzdür. Hayatımızda bir kere bile rastlayamayabiliriz. Peygamberimizin hayatı anlatılır, bilimsel olarak anlatılır… Bunları demiyorum… Aşktan bahsediyorum. Başka bir şey bu, ilmi aşan bir şey… Nasıl bir hasret duygusu? O, bir âşık-ı peygamber idi, ruhaniyetine selam olsun. Ondan küçük bir damla da bize gelsin…

“İlimden imana yolculuğu anlatıyor. ‘Her fizik prensibi Vahdeti taşır!’ diyor .”

Vahdeti taşımayan hiçbir varlık yoktur. Bütün varlıklar, vahdet prensibiyle, birlik prensibiyle çalışıyorlar. Ve Hakk’ın birliğini bize ilan ediyorlar. Eğer atomlarda bu birlik duygusu olmasa nasıl can taşıyacağız. Vahdet duygusu olmasa, nasıl güneş her gün yeniden doğar. Evrenin yaşaması, can bulması birlikle olur. Hakk’ın birliğine tercüman olur. Biz de bu birliği ne kadar anlayabilir, vücut dünyamızda bulabilirsek tam bir derviş olacağız. Tam bir inanan ve tam bir âşık olacağız inşallah.

“Halûk Nurbaki hoca ile birlikte, çevrenizde Gürbüz Azak, Taşkın Tuna, Osman Demirci, Şefik Can Dede, Mustafa Özdamar gibi birçok isim var sayabileceğimiz…”

Bu kişiler hayatımıza lütfedilmiş yıldızlar. Onlar gecemizi de gündüzümüzü de aydınlatan kişiler. İrfan dünyasının, edebiyat dünyasının üstadları… Hayatımıza Hakk’ın ikramları. Sadece fizik kulağımızı değil, gönül kulağımızı da vermemiz lazım, ancak o zaman açılımlar söz konusu oluyor. Bu kişilerle tanışıyor olmak, onlarla aynı yolda olmak hayatımızın ikramları. Bundan dolayı mutluyum, şükran doluyum.

“Hayat bir yolculuk ise… Başı sonu belli ise… Peki, nedir isteğimiz? Hakk’la olmak mı?”

Halkı Hakk’tan ayrı görmemek… Halk, Hakk’tan ayrı değil ama Hakk da değil. Hakk’tan enerji taşıyor. Halkın üzerinde Hakk’ın temaşası var. Allah’ın Sabır ismini anlamamız için, birilerinin bize cevretmesi bizim de bu duruma dayanmamız gerekiyor. Kişi kendini yalnızlık ile konumlandırırsa, görmesi mümkün olmaz. Halk içinde Hakk ile beraber olmak, bir an bile Hakk’tan cüda olmamaktır. Sen onu günlük bir iş yaparken görürsün, ama kalbi Allah iledir. Sen ayrı görürsen, bu onun ayrı olduğunu değil, senin zihninde ayrılık olduğunu gösterir. Yolculuğumuz Halk üzerindendir. Hakk’ın rızası da halk üzerindendir. Eğer halk bizden razı olmazsa, Hakk’ın rızasını nasıl anlayacağız. Diyelim ki, “Allah ile aram çok iyi!” diyor ancak eşiyle arası yok ya da çocuğu ile arası yok… Böyle nasıl olacak? Babası ile arası yok, annesi ile arası yok, lokantaya gidiyor, oradakilerle arası yok? Hiç kimse ile arası olmayan kişinin Hakk’la arasının olduğuna nasıl kani olacağız. Hakk nasıl tecelli edecek? Cenab-ı Hakk, sorularını kulları üzerinden sorduğuna göre, bize yapılanlara Hakk’ın tecellisi olarak bakmak gerekir. O zaman bütünlenmiş ve bütünlemiş oluruz.

“Sizden türküler de dinliyoruz… Nedir türkülerin yeri sizde?”

Evet, iyi bir yerde… Türküleri anlamayanın, insanı anlayamayacağını inanıyorum. Biz kendimizi ifade edemediğimizde, türkülerle kendimizi ifade ederiz. Sevgimizi, coşkumuzu, hasretimizi, öfkemizi, yangınımızı, rüzgârımızı anlatamadığımız zamanlarda türkülere tutunuruz. Türküler bir eğlence aracı değildir. Biz türkü dinleyerek teselli buluruz. Âşık Emrah, Sümmani Baba… “Ne Feryad edersin divane bülbül, senin şu feryadın gülşene kalsın/ Felek çakmağını üstüme çaktı, beni onulmaz bir derde bıraktı, vücudumu korlara attı” Şimdi nasıl güçlü sözler, bunların altından çıkmak kolay değil. İyi ki bunlar var, yoksa biz çok sıkıntı çekerdik. Türküsüz bir hayat, türküsüz bir çay, türküsüz bir dost sohbeti düşünemiyorum. Karacaoğlan’ın dediği gibi, “Seversem öldürürler, sevmezsem öldüm”. Türküler susmaz… Yüzyıllar evvelden gelir. Onlar hep konuşur, biz yeni duymaya başladık.

“Efendim, bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.”

Biz teşekkür ederiz.

 

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Müge Aydın