Uğur Derman ile söyleşi: “Mektup, iki insanı yaklaştırır, yakınlaştırır.”

Uğur Derman ile söyleşi: “Mektup, iki insanı yaklaştırır, yakınlaştırır.”

Söyleşi: Müge Aydın

Hat sanatı başta olmak üzere, klasik Türk sanatlarına yaptığı hizmetlerle tanıdığımız Uğur Derman ile hasbıhal eyledik. Süheyl Ünver ile mektuplaşmalarını konu alan, yeni çıkan kitabı “Gurbetnâme” vesilesiyle bir araya geldik.  “Vefa” duygusunu anlatan mektupların izinde, gelenekten geleceğe geniş bir iklimde, kelimeler arasında birlikte seyahat ettik…

 

Efendim, “Gurbetnâme” adlı yeni kitabınız, Süheyl Ünver Hoca ile aranızdaki mektuplaşmalardan oluşuyor. Bir iletişim aracı, bir edebiyat türü olarak “mektup” sizin için neler ifade ediyor?

Mektup iki şahıs arasında, karşılıklı yazılmakla beraber, bunların içinde herkesin okuması îcab edenler de çıkar. İşte bu mektuplar, o gruptandı. Alelâde iki şahsın birbirleriyle mektuplaşması hiç kimseyi ilgilendirmez ama, Süheyl Bey gibi bir hocadan mektup almak mühimdir. Bunun gibi, edebiyatta yeri olan kimseler var. Meselâ, Rıza Tevfik’in mektupları… O dönemde telefon az kullanılabildiği için, edebî kıymeti olsun veya olmasın, târihî kıymeti olsun veya olmasın, muhakkak ki mektuplar büyük iş görüyordu. Yeni nesil, hiçbir surette mektubun ne olduğunu bilmiyor; ben buna çok üzülüyorum.

Bir dönemin sonuna yetiştim diyebilirim. Annemin mektup yazdığını hatırlıyorum…

Şimdi kim mektup yazıyor? Artık bitti, ne yazık ki bitti… Gençler, internette yazıyor. Onu da kısaltarak yazıyorlar. Meselâ, “Merhaba” yerine “Mrhb” kullanarak yazıyorlar… Mektupların okunması için dilin güzel kullanılması lâzım. Şimdiye kadar mektuplar üzerine çok sayıda kitap hazırlanmıştır.

Yakın döneme bakacak olursak, mütefekkir Sâmiha Ayverdi’nin mektuplarının derlendiği kitaplar var.

Evet, ilgilenenlerin mektuplaşmalar üzerine yazılan kitapları okumasını tavsiye ederim çünkü târihî ve edebî bir yönü var bu kitapların.

Mektuplar ile hayatınızdan bir kesiti, size “özel” yazışmaları paylaştınız. Süheyl Ünver ile aranızda, mesafelerin ötesinde güçlü bir “bağ” oluşmuş. Baktığımızda, sanki iki “gönüldaş” arasında adı konulmayan bir “hasret” var. Bu bağlamda, mektupları kitaplaştırma fikri nasıl doğdu?

Süheyl Bey, 1958 yılının son çeyreğinde bir seneliğine Amerika’ya gitti ve 1959’un son çeyreğinde döndü. Oğlu Aydın yüksek tahsilini orada yapmak istedi, ailecek gittiler. Süheyl Hoca vatanına aşırı derecede bağlı bir kimseydi. Giderken bana bir emri olup olmadığını sorduğumda: “Kardeşim, oralarda nasıl bunalacağımı şimdiden biliyorum. Senden isteğim, beni mektupsuz bırakmamandır.” dedi. O güne kadar böyle tanınmış bir kişiye mektup yazdığımı hatırlamıyorum. Henüz yirmi üç yaşındayım ve Eczacılık Fakültesi’nde okuyordum. Tecrübem olmamasına rağmen, ona İstanbul hasretini dindirecek konuları seçerek yazmaya çalışıyordum. Böylece mektuplar başladı. Bana cevabında memnuniyetini belirtiyor, “Çok teşekkür ederim ama daha uzun yaz.” diyordu. Ben de daha uzun yazıyorum. Hoca anlaşılan çok memnun olmuştu ki, Amerika’dan yazdığı son mektubunda, “Buradan ayrılışıma iki cihetten üzülüyorum. Birincisi, oğlumu burada bırakıyorum. İkincisi ise senin mektuplarını artık alamayacağım.” diyordu.

Süheyl Bey ile aranızdaki “muhabbet” hayranlık uyandırıyor. Hoca- talebe ilişkisinin ötesinde, “özel” bir bağ var. İnsanın kalbine akıyor, etkiliyor. Size mektuplarda öyle seslenişleri var ki!

Mektuplarda böyle oluyor galiba kızım. Süheyl Bey karşı karşıya olduğumuzda çok resmî ve mesafeli hareket eden bir kimseydi. Oysa mektuplarında, “Dermanım, Sevgili Uğurum…” gibi seslenişleri var. Beraber olduğumuzda ise sadece, “Uğur Bey” diye hitap ederdi. Mektup, öyle bir şey ki, iki insanı yaklaştırıyor, yakınlaştırıyor.

Sanki gönül kapısı açılmış…

Öyle oluyor işte!

Efendim, bu bağ okuyucuya da yansıyor. Kitabı üç kez okudum.

Allah Allah!

İlk seferde heyecanla okudum, yeni çıkan bir kitabı eline almanın coşkusuyla. İkinci okuyuşta edebî tat aldım, bir beyit ya da dörtlüğün verdiği duyguların ardı sıra. Üçüncü okuyuşta ise içinde geçen isimler ve atıfta bulunduğunuz referansların izinde gittim. Söylemek isterim ki, çok katmanlı bir kitap, okudukça açılıyor.

O sizin güzel görüşünüz kızım. Sevindim bunları duyduğuma. Süheyl Hoca hiçbir şeyi atmaz, saklardı. Ben de hiçbir şeyi atmazdım. Yazdığım mektupların, Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağışladığı Süheyl Ünver Arşivi’ndeki dosyasında, olduğunu biliyordum. Hocanın yazdıkları da benim dosyamda duruyordu. Aradan altmış yıl geçmiş, bir kitap yapalım diye hiç düşünmemiştim. Kubbealtı Akademisi’nin başkanı Sinan Uluant ve kızı Sâmiha Uluant Ataman, bana bunlardan bir kitap doğabileceğini hatırlattılar ve kitap böylece dünyaya gelmiş oldu. Bu kitabın devamı, daha büyük bir iş var ama, ben ona cesaret edemiyorum. İnşallah ileride belki biri el atar.

Bu bahsettiğiniz kitap nedir, merak ettim.

1961-1962 yıllarını Diyarbakır Askeri Hastahanesi’nde eczacı olarak geçirdim. İşte, o yıllarda hoca ile mektuplaşmalarımız on altı sahifelik defterler halinde sürdürüldü, bunlardan da dolgun bir kitap olabileceği kanaatindeyim.

Peki, bu defter mektup tarzı nasıl ortaya çıktı?

Anlatayım: Amerika’dan döndükten sonra Süheyl Hoca, yazdığım mektuplardan ötürü memnuniyetini dile getirip “Sen beni mektupsuz bırakmadın, bir gün senin de ihtiyacın olacak, o zaman ben de seni bırakmayacağım.” dedi. Hocanın bu sözüne ben o zaman mânâ verememiştim. Aradan iki yıl geçip de askerlik hizmetim için Diyarbakır’a gidince, defter şeklinde mektuplaşmaya başladık. Şimdi elimde, karşılıklı yazılmış on beşer defter var. Defterler on beş, yirmi gün içinde geliyordu. Diyelim ki,  Hoca bana yazarken ziyaretine Hattat Halim Efendi geliyor. “Halim’ciğim Uğur’a mektup yazıyorum. Gel, sen de iki satır yaz.” diyor. Halim Efendi de meselâ “Meded Ya Hu” yazıyor, imza atıyor. Bu şekilde defter kendiliğinden gelişiyor. Ben de Diyarbakır yemek tariflerinden tutun da aklınıza ne gelirse yazıyordum. Amerika’ya gönderdiğim mektuplarla hiç benzerliği yoktu. Oradaki şartlar ne getiriyorsa onu yazıyordum.

Hayırla açılsın defterler inşallah.

Tabiî, hayırlısı…

Efendim, böyle değerli büyüklerle bir arada olmak sizi nasıl etkiledi?

Beni bu yola sevk eden Mahir İz’dir. Sonra Necmeddin Okyay gelir. Necmeddin Efendi’nin yirmi yıl boyunca dizinin dibindeydim. Gelenekli sanatlara dair yazdığım her makale, her kitap onun feyziyle doğmuştur. Çok bilen bir kimseydi. Mektuplarında Süheyl Hoca da ondan bahsederken; “Bir tanemizdir bizim Necmeddin Efendi” diyor.  Öyleydi gerçekten. 1953’te eski hurufumuzu (harfler) Mahir Beyden öğrenmeye başladıktan sonra 1955 yılında Necmeddin Efendi’ye talebe oldum. Sonra da o, beni Süheyl Hocaya gönderdi. Hiçbir hocamdan –kendilerini vefatına kadar- kopmadım. Onlar olmasa biz ne yapardık, bilmiyorum.

Hat deyince gelenek dile geliyor. Gelenek üzerine neler söylemek istersiniz?

Geçmişten kopmadan geliyorsa, devam ediyorsa ona gelenek diyoruz. Onu ismen kullanıp da hiç gelenekle ilgisi olmayan faaliyette bulunanlar var. İlham alıp onu bugüne taşıma derdindeyiz. Yoksa 16. asırdaki örnekleri aynen al, yap. Öyle şey olur mu? Eskinin verdiği ilhamla 20. asırda ne yapabiliriz? Bunun üzerine düşünmeli, çalışmalıyız. İşte mühim olan ve almamız gereken budur.

Söz Haydarpaşa Lisesi’ne geliyor. Okul, Altunizade semtinde eğitim vermeye devam ediyor lâkin siz ismini aldığı “Haydarpaşa Yerleşkesi”nde okudunuz. Lise yılları sizde nasıl etkiler bıraktı?

Evet, tarihi binada okudum. Lise tahsilinin dört yıla çıkarılması sebebiyle öğrencilere serbest seminer dersleri veriliyordu. Tanınmış hocalar, çeşitli konularda öğrencilerle sohbet eder ve sorularını cevaplardı. Mahir İz Hocayı böyle tanıdım. Dersleri bana câzip geliyordu çünkü sadece Divan Edebiyatı değil, Arap ve Fars Edebiyatları’ndan da beyitler okur, tercümeler yapardı. Bunlar çok hoşuma giderdi. Liseden mezun olduktan sonra da rabıtamız devam etti.

Efendim, “edebiyat sevgisi” içinizde böyle mi köklendi? Mektuplara bakacak olursak, her birinde beyitler ve kıtalar var. Kendi içinde özel bir lezzet var.

Kızım, eskiden yalnız mektuplarda değil, konuşanların mahfuzatında da beyitler ve kıtalar bulunurdu. Konuşurken araya onları serpiştirirlerdi. Yalnız mektup için değil, insanoğlu şiire yatkındır. Meselâ, İran’da, İsfahan’da yolda gidiyorsunuz, yanınızdan geçenin Hâfız’dan, Sâdi’den bir şiiri, kimseyi rahatsız etmeden kendisini mutlu edecek ses tonuyla okuduğunu görürsünüz. Oralarda hâlâ devam ediyor. Bizde de eskiden böyleydi, şimdi bitti. Türkçe mi kaldı a kızım? Üç yüz kelime ile konuşuyor yeni nesil. Şu bizim mektuplardaki kelime zenginliğine bakın. Bugün sizin gibi müstesnâ şahıslar hariç, yeni nesil hiçbir şey anlamaz. Çok kimselere yazdığım mektuplar var. Onlar daha çıkmadı ortaya. Meselâ, Burhan Felek’e bir mektup yazmıştım. Aynen sütununa almış, yayımlamış, “Gençler, mektup denilen bir âdet vardı. Sizler bunu bilmiyorsunuz. Okuyun bunları…” diye misal olarak mektubu veriyordu ama, gençlerin aldırdığı yok ne yazık ki.

Efendim, yazışmaların kendi içinde bir derinliği var.

Ah! Keşke herkes bu anlayışta olabilse. Edebiyattan geçtim, önce Türkçeyi öğrenmeleri lâzım. Biz üzgünüz, yapacak da bir şey bulamıyoruz. Ortaya çıkıp barbar bağırsam, beni kim dinler ki? Benim üzerimde Mahir Bey’in çok tesiri oldu. Düşünün, bir lise talebesi Arap ve Fars edebiyatlarından beyitler duyuyor. 1950’lerde böyle bir şey düşünülemezdi Türkiye’de. Zaten duyulsa hocayı vazîfeden alırlardı, “Vay, sen irticâ mı öğretiyorsun?” diye. Türkiye o haldeydi. 1950’lerde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya  Fakültesi Şarkiyat Bölümü’ne alınan yirmişer talebe dışında, kimseler bu iki dili duyamazdı. Bu harflerle yazılamazdı, yasaktı.

Beğendiğiniz bir beyti bizimle paylaşır mısınız?

Urfalı Nâbî’nin “Egerçi köhne metâ’ız, revâcımız yoktur/ Revâca da o kadar ihtiyâcımız yoktur” beyti, meşrebime en çok uyan sözlerdendir.

Evlilik uzlaşmak, paylaşmak demek. Eşiniz Çiçek Derman Hanımefendi ile aynı yolda, aynı mânâyla yol almak hayatınızı nasıl etkiledi?

Cenap Şahabeddin’in bir beyti vardır kendimize rehber edindiğimiz:

“Hemhis olarak çarpması bir an iki kalbin/ Arzın budur ancak bize va’d ettiği lezzet.”

İşte, bütün mesele burada…

Efendim, eczacılık yıllarınız, hat meşki, edebiyat sevgisi derken dolu dolu bir hayat sizinkisi…

İçten gelen bir şey bu sevgi. Ismarlama olmuyor. Mahir Bey çıkmasaydı karşıma, başka edebiyat hocalarının dersinden ben o lezzeti alamazdım, bu sevgiyi duyamazdım.

İzninizle sormak isterim. Hayat yolculuğunuzda ilkeleriniz neler oldu?

İnançlı olarak hayatımı sürdürüp ebedî âleme geçebilmek isterim.

Peki, hat sanatına gönül verenlere, gençlere neler söylemek istersiniz?

Sadece hat sanatı değil, bütün sanatlar için aynı şey geçerli. Bir kere kabiliyetin var olması şart. Eğer kabiliyeti olmazsa, boşuna uğraşır. İkinci olarak sabır gelir. Üçüncüsü de müdâvemet yani devamını getirmek, dâimî bu işin içinde olmak gerekli. “Haftada bir gün çalışayım.” demekle olmaz. Yalnız hat için değil bu, bütün sanatlar için geçerli.

Efendim, mektuplarınızı “Ed- Dâî” yani duacınız diye sırlıyorsunuz. Söyleşiyi sırlarken, bir dua gibi hayata, umuda dair neler söylemek istersiniz?

Ben gençliği Yaradan’a havale diyorum. İnşallah ilgileri artar. Yoksa başka türlü hiçbir şey olmaz. En çok üzüldüğümüz konu bu. Konuşamıyor yeni nesil. “Iıı” diye takılıyor. Konuşmanın arkası gelmiyor, yok! Önce kendilerinin ilgilenmesi gerekiyor. Allah o şevki versin kalplerine.

İnşallah efendim. Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Var ol kızım.