Ümit Meriç ile “İlim Tahsili ve Aile”

Ümit Meriç ile “İlim Tahsili ve Aile”

Söyleşi: Müge Aydın

 

Efendim, size hep babanız Cemil Meriç soruldu. 1930’lu yıllarda öğretmen olan, köklü bir aileden gelen anneniz Fevziye Hanım hakkında konuşmak isteriz.

Annem 1905 tarihinde Beyrut’ta dünyaya gelmiş. Beyrut o zaman Osmanlı Devleti’nin bir parçası. Dedem de Beyrut mahkemesinde hâkim, bir Osmanlı kadısının kızı olarak,  Osmanlı topraklarında dünyaya gelmiş bir insan. Bir buçuk yıl sonra dedemin tayini Konya’ya çıkıyor İstinaf Mahkemesi’ne. Dolayısıyla annem, anneannem, iki dayım ve üç teyzem hep birlikte Konya’ya taşınıyorlar. Konya’da İstinaf Mahkemesi üyesiyken dedem genç yaşta vefat ediyor. Bunun üzerine aile İstanbul’a dönüyor çünkü ailenin asıl evi Saraçhanebaşı’nda, Şemsefa Hatun Câmi’nin karşısında bulunuyor. O zaman henüz Unkapanı Caddesi açılmamış. O caddenin üzerindeki iki ev ve arsa kendilerine ait. Çok kısa bir süre sonra anneannem de vefat ediyor. Dolayısıyla annesini ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, öksüz ve yetim olan bir insan annem. “Hayatımda tek bir defa anneciğim, tek bir defa babacığım diyemedim.” derdi. Büyük teyzeleri, Gürcü dadıları, doktor olan ağabeyleri, hukukta okuyan ağabeyleri ile birlikte büyüyor. Annem on yaşına gelmesine rağmen okula başlayamıyor.

Yıl 1915, Birinci Dünya Savaşı başlamış, aile Yeşilköy’e taşınmış. Annem burada Rum çocukları ile arkadaşlık yapıyor. Onlardan Rumca öğreniyor. Demek ki, bir Osmanlı ailesine mensup bir kadın var karşımızda. Dedem Menteşoğulları’ndan geliyor. Osmanlı ile aynı dönede, Anadolu’da kurulan beyliklerden birinin sultanının torunlarından geliyor. Annem Beyrut’ta doğuyor, Konya’da çocukluğu geçiyor ve İstanbul’a geliyor. Dolayısıyla çok kültürlü bir hayata başlıyor. Osmanlı Devleti’nde görülen bu çok yönlülük, annemin şahsiyetini etkiliyor. 15 yaşında önemli bir gelişme ile annemin hayatı ciddi bir mecraya doğru akmaya başlıyor. Ailenin çocuklarını yatılı okula götürecek kadar parası yok. Bu sırada Galatasaray Lisesi’nin kız muâdili olarak Kandilli Kız Lisesi, Abdülhamid Han’ın halası olan Adile Sultan’ın sarayında tedrisata açılıyor. Yıl 1915, Birinci Dünya Savaşı başlamış, Almanlar ile Osmanlılar müttefiktirler. Bunun sonucu olarak annemin okulunun müdiresi bir Alman’dır. Dayılarımın biri Bağdat Cephesi’ne gediyor ve şehit oluyor. Bir dayım da İttihat ve Terakkî’ye bağlı olduğu için Maârif Nâzırı Şükrü Beyden randevu alınıyor ve Fevziye Haydar, 10 yaşında tek başına maârif vekilinin huzuruna çıkıyor. Ailesinin hikâyesini anlatıyor. Bunun üzerine Şükrü Bey de “Sen ne kadar akıllı bir kızsın!” deyip Kandilli Kız Lisesi’ne parasız, yatılı olarak annemi kaydediyor. Bu şekilde annemin okul hayatı başlıyor.

Annemin hayatındaki tesirlere bakacak olursak, Müslüman bir Arap şehrinde doğuyor. Konya’da, Selçuklu pâyitahtında ilk yaşlarını dolduruyor ve İstanbul gibi dünyanın pâyitahtı olmaya layık bir şehirde de ilk çocukluk günlerini yaşıyor. Kandilli Kız Lisesi’nin Alman müdiresi son derece otoriter, annemin şahsiyeti üzerine bu terbiyesinin geçtiğini görüyoruz vazîfe-i şinaslığı açısından. “Türk gibi başla, Alman gibi bitir.” derler. Annem hakikaten başladığı her işi bitiren bir insandı. İlk ve orta öğrenimini Kandilli Kız Lisesi’nde, liseyi Erenköy Kız Lisesi’nde bitiriyor. Sonra bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin Coğrafya Şubesi’ne talebe oluyor. İlköğrenimden üniversiteye kadar daima sınıfının birincisi olan bir öğrenci… Üniversitede talebeyken Rumcayı da çok iyi bildiği için Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi’nin arka sokağındaki, Rum İlk Mektebi’nin müdireliğini yapıyor. Daha üniversiteyi bitirmeden öğretmenlik hayatı başlamış oluyor. Annemin lise öğretmenleri arasında Reşat Nuri Güntekin var. Çalıkuşu’nun yeni çıktığı dönem. Dolayısıyla bütün kızların Anadolu’ya giderek insanları eğiten bir genç öğretmen hanım olma ideali yeşeriyor. Fevziye Haydar, Fevziye Menteşoğlu sonraki soyadı ile Fevziye Meriç, kendi kültürüne sahip çıkan aynı zamanda çok kültürlü bir pâyitaht kızıdır.

Anneniz Fevziye Hanım, ailenizi ve sizi nasıl etkiledi?

Annem çalışkanlığı, ciddiyeti ve başladığı işi mutlaka bitirmesi ile beni etkilemiştir. Öğretmen olması da pek tabii benim için öğretmenlik mesleğine daha çocukluk yıllarından itibaren âşinâ olmam sonucunu getirmiştir. Ben de öğretmen olmaktan başka hiçbir şey düşünmedim. Osmanlı kadısının kızıydı, annemin adalet duygusu çok kuvvetliydi. Bunu hayatın her alanında yaşardık. Evde pamuk adında bir kedimiz vardı. Yemekten sonra annem iç ekmekleri sulu yemeklerle yumuşatır, bahçeye çıkardı fakat sadece kedimize vermezdi. Mahallenin diğer kedilerini, sokak kedilerini de çağırırdı. Bütün kediler koşar gelir, sanki bir kumandanın huzurunda sıraya girer gibi dizilirlerdi. Başta Pamuk sıraya girerdi. Sonra öbür kediler devam ederdi. Annem hiçbir zaman Pamuk bizim kedimiz deyip sadece onu beslemeyi düşünmezdi, diğer kedilere de mutlaka yemek verirdi. Onların da hak sahibi olduğunu düşünürdü. Mutlak bir adaletle onların yemeklerini yedirirdi. Bunu görmek bende, ileriki yıllarda etkisini gösterdi. Üniversitede hocalık yaptığım yıllarda, talebelerim arasında mutlak bir hakkaniyet ile davranmamı sağladı. Adil bir şekilde öğrencilerime not vermeye dikkat ettim.

Bir anne olarak, önümde ideal bir insan modeli vardı. Annem çok şefkatliydi aynı zamanda. Bizi ağabeyimle eşit tutardı. Birimizi daha fazla sever miydi? Bilmiyorum ama bunu hiçbir zaman hissettirmedi. Babama karşı son derece nazikti, hiçbir zaman öfkeli bir söz söylemezdi. Fevkalade sabırlı bir insandı. Bu da benim üzerimde etkili olmuştur. Ben de sabırlı bir insanım. Genelde çabuk öfkelenmem.

Kadın, fırtınalı hayat içinde bir sığınak… Kadın; ilgi, şefkat, destek demek… Bir sosyolog olarak, “kadının” ailedeki ve toplumdaki yeri üzerine neler söylemek istersiniz?

Kadın ile birlikte aile, bizim için bir sığınak. Ailede kadın şefkati, erkek ciddiyeti temsil eder. İkisi birbirini tamamlar. Cenâb-ı Hakk’ın cemal sıfatı, kadında ve annede, celal sıfatı da daha çok erkekte ve babada tecelli eder. Bugün toplumumuzda büyük bir hareketlilik, büyük bir değişim gözlemliyoruz. Eskiden aileler, geniş aile dediğimiz aile tipine daha yatkındı. Gerek köylerde, gerek kasabalarda, gerek şehirlerde hâkim olan aile tipi, genellikle üç neslin birlikte yaşadığı aile tipiydi. O zamanlar, en büyük otorite ailenin en yaşlısı olan ve serveti elinde bulunduran dedeye ve onun eşi olan büyükanneye aitti. Çocukların terbiyesinde, belki anneden fazla büyükanne etkili oluyordu. Nesilden nesle ülkenin irfanı aktarılıyordu. Bugünkü kuşaklardan biliyorum, birçok insan anneannesi ya da babaannesi onun yanında namaz kıldığı için çocuk uyuma sürecine girdiği sırada, sûreleri okuduğu için bu çocukların hepsi namaz surelerini öğrenmişlerdir. Bu kültür aktarımında büyükannelerin önemine dikkatimizi çekiyor.

Şimdi, Türkiye’de artık çekirdek aile baskın hale gelmiş, büyük aileler parçalanmış bulunuyor. İlginç bir şekilde, sanâyi hayatımızın zirvelerinde yine büyük aile devri devam ediyor. Büyük ailelerin toplum açısından ne kadar faydalı olduğunu ve aile içi dayanışmanın nasıl önemli bir rol oynadığını bize ispat ediyor. Mesela Koç ailesine bakınız, Sabancı ailesine bakınız… Bunlar hâlâ aile ilişkileri birbirine çok yakın olan, anneleri ve babaları için okullar yaptıran, câmiler yaptıran insanlar. Aile fertleri birbirine yakın olduğu zaman, ailede bir yerde gürlüyor.

Çekirdek ailede bir yalnızlık söz konusu.  Anne ve baba, her ikisi de çalıştıkları için doğumdan kısa bir süre sonra çocuklarını yuvaya teslim ediyorlar. Çocuğun şahsiyetinin formasyonunda, ailenin geleneksel tesirlerinden çok o yuvanın çocuklara iletmek istediği değerler geçerlilik kazanıyor. Yani, bir yerde aile ile toplum birbirinden farklılaşıyor ve geleneksel ailede aktarılan değerler, çağdaş kurumlarda ortadan kalkmaya başlıyor. Bugün toplumumuzda kadın bir sığınak, fırtınanın içinde bir destek midir? Elbette ancak eskisine kıyasla görevi hem biraz daha azalmış hem de biraz daha artmış görünüyor. Belki o kadar artmış görünüyor ki, omuzları artık taşıyamıyor. Büyük ailedeki o tampon şahsiyetler ortadan kalktığı için annenin görevleri artmış gibi görünüyor.

Hocam, arkeolojiden sanat tarihine geniş bir ilgi alanınız olduğunu biliyoruz. Bu konu üzerine biraz konuşabilir miyiz?

Çocukluktan itibaren üniversitede hoca olma idealini benimsemiş olarak yaşadım. Üniversiteye hazırlanırken, alan tercihlerim arasında sosyoloji ya da filoloji yoktu. Babam beni filolojide okumaya teşvik etti. Büyük bir kütüphanemiz vardı ve büyük bir kısmı da Fransızca kitaplardan oluşuyordu. Benim için dilsiz olan bu kütüphaneyi, iki yıl filolojiye giderek benimle konuşan bir kütüphane haline getirdim. Babamın kütüphanesinde on bin ciltlik külliyat var, geniş bir kütüphane Türkiye şartlarına göre. Uzmanlık alanı olarak belirlediğim sosyolojinin dışında, felsefe, psikoloji, şarkiyat, İslâm eserleri, Batı Edebiyatı tarihleri ve ansiklopedilerden oluşan bir kütüphaneydi bu. Kütüphanenin tamamı beni ilgilendirmekle beraber babamın ilgi alanına girmeyen sanat tarihi konulu kitapları aldım.

Hatta maaşım ile aldığım ilk kitap La Rousse’un çıkarmış olduğu Fransızca bir sanat tarihi kitabıdır. Babamın kütüphanesinde eksik bulduğum o rafları, elime geçen ilk parayla ben tamamlamaya başladım. Bana bugün sorarsanız, “Yeniden üniversiteye başlasanız ne okumak isterdiniz?” diye, Sanat tarihi, arkasından da arkeolojiyi size sayardım. Bu, beşikten mezara kadar ilim tahsili etmesi farz olan bir ümmetin ferdi olarak benim hayatımın emeklilik döneminde de devam eden bir çalışma sürecine yol açtı. Ben emekli olduktan sonra yaptığım Anadolu ve dünya seyahatleri sırasında aldığım yüzlerce kitap sayesinde bu boşluğu doldurdum. Yazmayı düşündüğüm “Şehir Denemeleri” adlı kitabımın birinci bölümü İstanbul ile ilgili olacak, ikinci bölümü dünya seyahatleri ile ilgili olacak. İşte, babamın kütüphanesinde eksik kalan İstanbul, Anadolu ve dünya şehirleri ile ilgili boşluğu ben tamamlamış oldum. Elhamdülillâh, çok zengin bir kütüphane olmakla birlikte kendi ilgi alanlarımı tamamlama imkânına sahip oldum.

Elimde, “Babam Cemil Meriç” adlı kitabınız var. “Öğrenmek ve öğretmek” üzerine kurulu bir hayat anlatılıyor. Sabah ezanına değin süren çalışmalar konu ediliyor. Bir adanmışlık hikâyesi var. Efendim, bu istek nereden geliyor?

Bu doğuştan gelen bir özellik. Allah’ın vermiş olduğu bir kabiliyet. Gerçekten de Cemil Meriç’in hayatını iki kelime özetler, “öğrenmek ve öğretmek”… Aynı özellik bir öğretmen olan annemde de vardı. Aynı özellik, bende ikiyi katlanmış olarak zuhur etmiş olacak ki, ben de hayatımı öğrenmek ve öğretmek olarak özetleyebilirim. Öğrenmek yeterli gelmeyebilir, mutlaka öğrendiğimi öğretmek isterim. Sadece öğrenmek, çöp evlerde işe yaramayan malzemeyi biriktirmek gibi gelir bana.

Maşrapamı boyuna doldurmalıyım, aynı zamanda çiçekleri sulayarak maşrapayı boşaltmalıyım ve tekrar maşrapamı doldurmaya devam etmeliyim. Bilgi bende kalmamalı, başkalarına geçmeli ve onlar da aynı şekilde öğrendiklerini öğretmeli. Sadece kendim için değil, bütün insanlığın hayatlarını özetleyecek bu iki kelime olmasını temenni ederim. Bu sebeple hayatımız her zaman çalışmakla geçer, babamla beraber sabah dokuzdan akşam altıya kadar çalışırdık. Ben de şimdi yetmiş yaşını geçtim ama yine sabahtan akşama kadar okuyorum, yazıyorum, tercüme ediyorum ve tekrar yazıyorum, onları bastırıyorum. Hayatım bütünüyle çalışmakla geçiyor. Bu şekilde mutluluk duyuyorum. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.), “Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz.” hadis-i şerifini, bu tavsiyesini yerine getirebilmeyi diliyorum.

“Babam Cemil Meriç” bir biyografi kitabı, bununla birlikte dönemin hayat düzenine ve düşünce dünyasına ışık tutuyor. Osmanlı Devletinden günümüze değin geçiş sürecini aktarıyor. İç dünyanızda bu geçiş sürecini siz nasıl yaşadınız?

Doğumum 1946 ama bir tarafımla ben Osmanlıyım. 1905 doğumlu bir annenin bir çocuğu olarak ben de köklerimin Osmanlıya ve ondan önceki yüzyıllara kadar uzandığını hissediyorum. Osmanlıdan bir kopuş yok bende. Nitekim kullandığım Türkçe, annemden bana intikal eden bir Türkçe’dir. Babam 21. yüzyılın önemli uslûp sahibi kişilerinden biridir ancak ana dilimi annemden öğrendim. Annemin bana öğrettiği hikâyelerle dilimi öğrendim. Osmanlı doğumlu olan annemin kızıyım. Aynı zamanda bir cumhuriyet çocuğuyum. İlkokulu Şişli Terakki’nin Nişantaşı’ndaki binasında okudum azınlık çocuklarla birlikte. İlk dört yılı burada okuduktan sonra Üsküdar Sultantepe İlkokulu’na gitmeye başladım ve böylece kendimi tanıdım. Üsküdarlı bir insan olarak dünyaya bakmaya başladım. Benim için çok önemli bir değişim oldu çünkü Şişli Terakki’de kendimi yabancı gibi hissediyordum.

Sultantepe İlkokulu’na gelip bürokratların, esnafın çocukları ile birlikte yaşamaya başladığım zaman gerçek insanım ile tanışmış oldum. Bu şekilde bir mânâda yerlileştim beşinci sınıfta. Ondan sonra Çamlıca Kız Lisesi’ne gittim. Orada, İstanbullu seçkin aile kızları bir şubede, Anadolu’dan (Daha doğrusu Trakya’dan) ailelerin kızları bir şubedeydi. Ben her iki şubede de okudum. Böylece Anadolu’nun kültürü ile hemhal oldum. İstanbullu kızların olduğu şubedekiler ne namaz kılar ne de oruç tutarlardı. Trakyalı kızların olduğu şubede ise namaz kılanlar vardı ve hemen tamamı da oruç tutardı. Dolayısıyla bütün tesirleri bir arada yaşadım.  27 Mayıs’ı yaşadım, arkasından gelen askeri darbeleri de kimi zaman öğrenci kimi zaman da üniversite hocası olarak ama her zaman bir seçmen olarak yaşadım. Ben köklerini Osmanlı’dan alan, bununla birlikte cumhuriyetin getirdiği yeni değerleri tanıyarak, yaşayarak yetişmiş bir insanım. Bir dönem değerlerimizden uzak yaşamış olmam, benim kendi değerlerimizi keşfetmeme mani olmadı. İslâmî bir terbiye almamış olmakla beraber, İslâmiyet ile ilgili namaza başlayarak, orucu tutarak ayrılmış olduğum bir kıtaya yeniden döndüm. Onun hasretini yaşadığım için… Bugün ben İslâmiyeti yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ve hayatımın anlamı da Allah’ın kulu, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ümmeti olmak ve içinde yaşadığım topluma beşikten mezara kadar ilmi talep ederek, faydalı olmaktır.

Külliyat niteliğindeki kitabı okurken “insan sevgisi”, “hayvan sevgisi”, “doğa sevgisi” ile karşılaşıyoruz. Efendim, bize ne oldu? Modern zamanlarda sevmeyi mi unuttuk?

Evet, galiba doğru… Sevgi unutulmaz ama belki uyutulur çünkü sevgi bize rağmen bizde olan bir duygu. Rabb-ül Âlemin, Hz. Peygamberi sevmeseydi kâinatı yaratmazdı. Kâinatın yaratılışı sevgi üzerine öyle değil mi? Bütün mahlûkat birbirine muhtaç. Dolayısıyla bütün mahlûkatın birbirinin sevgisine ihtiyacı var. Sevgiyi unutmadık ama bir küsuf dönemi yaşıyoruz. Bu güneş tutulmasının sona ereceğine inanıyorum. Sevgi olmazsa hayat devam etmez. Bir insanın, öbür insana duyduğu sevgi olmazsa, aşk olmaz. Aşk olmazsa, aile olmaz. Aile olmazsa, çocuk olmaz.  Çocuk olmazsa, beşeriyet olmaz. Beşeriyet olmazsa, hiçbir şey olmaz. Bir dönemden geçiyoruz, bir cahiliye döneminin sonuna geldiğimize inanıyorum.

İnanıyorum ki, gönüllerimizde sevgi yeniden neşvünemâ bulacaktır. Bununla beraber yeni bir “Asr-ı Saâdet” başlayacaktır. İnsanın kendisini sevdiği, insanın eşini sevdiği, insanın çocuğunu sevdiği, insanın komşusunu sevdiği, insanın şehrindeki ve ülkesindeki insanı sevdiği; aynı değerleri paylaştığı ve bütün insanlığı sevdiği bir “Asr-ı Saâdet” gelecek kanaatindeyim. Gece bitecek ve gündüz olacak. Gecenin son demlerinde olduğumuzu zannediyorum çünkü sevgisizlik de artık son demlerinde. Kuruyan gönüllerin mutlaka yeniden sulanması ve o güzel çiçeklerin gönüllerde yeniden açması lâzım. Bu beşeriyetin varlık sebebidir, diğer türlüsü cehenneme dönüş olur.

Sohbette gençlerin size duydukları ilgi ve hayranlık ile etrafınızda oluşturduğu çember bizi etkiledi. Bu bağlamda yeni nesle baktığınızda ne görüyorsunuz?

Hayatım hep gençlerle geçtiği için onlarla birlikte olmayı severim. Onların yarın açacak çiçekler ve meyveler verecek tomurcuklar olduğunu hissederim. Gençlerimizin yeni bir çiçeklenme dönemine girmiş olduklarını sevinçle görüyorum. Türkiye, bugün birçok açıdan eleştiriliyor ama benim inandığım hakikat şudur, Türkiye’de yeni bir kendini tanıma, yeni bir aslını bulma dönemi başlamıştır. Bu dönem için de sevgili gençlerimize kendi hayatımda uyguladığım, hayatlarının her dönemini öğrenmek ve öğretmekle geçirmelerini tavsiye etmek olacaktır. Yine Hz. İsa’nın dediği gibi “Birbirinizi seviniz” tavsiyesi olacaktır. Bu iki düstur ile hareket ederlerse, doğacağına inandığım “Asr-ı Saâdet” çok daha çabuk gerçekleşecektir.

Efendim, yoğun programınıza rağmen bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.