Ummâna Deniz Mecâli Dayanmıyor

Ummâna Deniz Mecâli Dayanmıyor

Târîhin merkezinde, bütün heybet ve haşmetiyle “insan” oturuyor. Geride kalanların hepsi, dekordan ibârettir ve figüran olmanın ötesine geçemezler. Bunca yorgunluğun, mesâînin, çabalamanın tamâmı, insana adanmıştır.

Elbette, canlı-cansız cümle mevcûdâtın teker teker ve toplu olarak târîhlerinden bahsedilebilir. Aynı cümlenin içine, ilim şûbeleri başta, mefhûmların târîhlerini de dâhil edebiliriz.

Yalnız, insan dışındaki târîh başlıkları, pek kuru ve sıradan mâlûmâtın bekçiliğini yapmaktadır. Asıl ve heyecân verici târîh, insan geçmişine dâir sistemli bilgi yekûnudur. Zâten, târîh deyince hemen anlaşılıveren de budur. Diğerleri, uzun düşünce ve mütalâalara muhtaçtır.

İnsan geçmişiyle ilgili gelişmeler, târîhin köprü başında beklediği veyâ vanasını elinde tutmak istediği hâdiseler ırmağıdır.

İnsanın hükmettiği zaman, üç dilimli meyveye benzer. İlki, üstünde durduğu ândır. Ona “bugün” veyâ “şimdi” deniliyor. İkincisi, yaşayacağını zannettiği muhayyel vakit, yâni “yarın”, yâni “gelecek”. Üçüncüsü ve târîhe sipâriş edilen zamân ise; “geçmiş”, “dün”, “mâzî” isimleriyle çağrılıyor. Geçmiş zamânın, halk diline sıkıca tutunmuş bir başka adı da “târîh”. Evet, bir ilim disiplini olmanın çok evvelinde, târîh, geçmiş zamâna tapu kaydı çıkarmıştır.

Her husûsda olduğu gibi, yiğidin hakkını teslîm etme bâbında, geçmiş zamânın üzerine çadır kuran “târîh”e hezâr âferîn!..

Dün olduğu gibi bugün de ilim şûbelerinin birbirlerine şiddetle ihtiyâçları var. Nasıl olmasın ki, akla geliveren herhangi bir bilgi sisteminin içinde, ayrıca dâvet istemeyen, başka ilim semtlerinden misâfirler bulunmaktadır. En doğrusu, “kendi yağı ile kavrulan” ilmin olmayacağına inanmak.

“Târîh”in, yer ve zaman bildirmekten belge tasnîfine, tanımasına uzanan çalışma ritminde, hemen her adım başında farklı bir ilmin koluna girdiğini görüyoruz.

İlerleyen ilim seviyesine paralel olarak, ilim sayısında da sür’atli artış yaşanıyor. Daha evvel “Kulak-Burun-Boğaz” doktorları olurdu. Şimdi, bırakın kulakla burnun ayrılmasını; “Orta Kulak Doktoru” sözü bile eskimiş bulunuyor. “Çekiç Kemiği Doktoru, Örs Kemiği Doktoru…” sıkça duyacağımız tabâbet unvanları arasına girdi.

Aynı ihtisaslaşma hassâsiyeti, “târîh” için de söz konusu. Kendisine “târîhçi” dediğimiz ilim erbâbının, “târîh” aroması bulunan her sâhada otorite olması düşünülemez. Zîrâ târîh, öyle muazzam bir mâlûmât hazînesidir ki, daraltılmamış, sınır konmamış mesâîye, insan ömrü kifâyet etmez.

“Kitap” yerine “kütüphâne” okuyan mütebahhir, hezâr-fen gayret ehlini dahî, târîhin tamâmından mes’ûl tutamayız. Ummâna, deniz mecâli dayanmıyor.

İnsanın en büyük keşfi, herhâlde “hadd”ine çekmeyi başardığı “sed” olmalı. Bunu yapamayanların içine düştüğü “gülünesi”  hâlleri, hemen her gün seyrediyoruz.

Târîh, hem ketûm, hem cömert. Yerine ve müşterisine göre…