ÜMMÜ

ÜMMÜ

Dünya Savaşının çeşitli cephelerinde neredeyse tüm köylerinden yiğitler gönderen Mersin’in sadece Çanakkale’de bin beş yüze yakın şehidi vardı. Bunlardan üçü Kayrakkeşli köyündendi. Koca Mustafa oğlu Mehmet, Ali oğlu Osman, Settar oğlu Hüseyin, Yarbay Mustafa Kemal’in bir yıldız gibi parladığı, askerlerine “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum.” emrini verdiği Arıburnu Cephesinde şehit düşmüşlerdi.

Kayrakkeşli Osman’ın bahtına Çanakkale yerine Yemen çölleri çıkmış, esir düştüğü İngilizlerin işkenceleri sırasında gözlerini kaybetmişti. Arkadaşları gibi şehit olamasa da gazi unvanıyla dönmüştü köyüne. Yolunu gözleyen Ümmü, artık “Kör Osman” olarak anılmaya başlayan, hareket kabiliyeti büyük ölçüde azalan kocasına tüm sevgisini veriyordu. Yemen gazisi ile evli olmakla iftihar ediyor, kendisini zorlu bir hayatın beklediğini, bu yokluk yıllarında iki kişilik gayret göstermesi gerektiğini biliyordu. Cesareti ve azmi dillere destan Ümmü, dur durak bilmeden inançla ve inatla çalışıyor, çalışıyordu.

Vefanın, sevginin, milli onurun her engeli aşabildiğinin canlı bir örneğiydi O. Sabah erkenden Osman’ı ekmekledikten sonra kızı Hasibe ile birlikte tarlaya gider ya da evin önündeki bostana inerek durmaksızın çalışırdı. Öğleye kadar bahçedeki işlerini tamamlar, eve dönüp Osman’ın öğle yemeğini hazırlardı. Öğleden sonra alt evin önüne kurduğu çulfalığın başına geçer, sadece eşi ve kızı için değil aynı zamanda Yoğurt Pazarında satmak ya da takas etmek için çiğ pamuk ipliğinden göyneklik kumaş dokurdu. Bu kumaşı kök boyaya yatırıp göklü bükme haline getirirdi. Göklü bükmeden diktiği yakasız gömleklerin düğmelerini, tespih ağacının giliklerinden özenle imal ederdi. Özene bezene dualar ederek hazırladığı göyneklerin yapımı zahmetli ancak alıcısı çoktu. Dört übüğünü işlediği mendilleri, paha biçilmez bir güzelliğe kavuştururdu. Köy delikanlıları düğünlerde görevli olduklarını belirtmek için güçlü pazularına bağlardı bu mendilleri. Fırsat bulduğunda ağaçtan yaptığı millerle kuzu yününden erkek çorapları örerdi. Özellikle kışın bu çoraplar şehirli erkekler tarafından adeta kapışılırdı. Bunlarla da yetinmez, mevsimine göre sumak kurutur, taş dibekte dövdükten sonra bir kısmını evde kullanmak üzere ayırır, kalanını satmaya götürürdü. Eğlencelik ve kahve çekirdeği olarak menengiç toplardı. Son zamanlarda Yoğurt Pazarındaki Tahmis Kahvecisi toplayabildiği kadar menengiç getirmesini istemişti.

Her şey onun eline bakıyordu. Yağmur mu yağdı? Akıtmasın diye toprak dama çıkıp saatlerce yuvak çekmek onun işiydi. Alt evdeki hayvanlara bakmak, sadırlarını temizleyip gübre olarak kullanmak üzere bir kenara yığmak, buğday ve arpa ekip biçmek, nohut yolmak, elinde nacak pinar, sandal, meşe odunu hazırlamak onun işiydi. Temmuz sıcağında elde orak ekin biçmek, döğen sürmek, buğday kaynatmak, kış için bulgur, döğme, peynir hazırlamak da… En zorlandığı iş, kızgın güneşin altında ekin biçmek, deste çekmek ve döğen sürmekti. Allah’tan daha iki ay vardı bu zorlu döneme girmek için. Tüm zorluklarına rağmen hiç bir iş onu yıldıramaz, bedenen yıpransa da büyük bir mutluluk duyar, geleceğe dair hayaller kurardı.

Gayet iyi at biner, dokuduğu kumaşları, diktiği göynekleri, ördüğü çorapları ve mevsimine göre evin önündeki bostanda yetiştirebildiği banadura, kabak ve soğanları Yaren’e yükler, sabah namazıyla birlikte yirmi kilometre uzaklıktaki Mersin’in yolunu tutardı. Yaren, kocası cephedeyken kaybettiği babasının yadigârıydı. Kocası askere gittiğinde kötüleyince, teselli bulsun diye bu güzel kısrağı ona hediye etmişti babası. Yaren koymuştu adını, Osman’ın yokluğunda yarenlik etsin diye. En geç öğleden sonraya kadar Yoğurt Pazarında ürünlerini satar, temel ihtiyaçlarını alıp köyüne dönerdi. Dikeceği göynekler için gerekli iğne, iplik ve çiğ pamuk ipliğinin yanı sıra tuz, birkaç somun ekmek ve bulabilirse bir miktar helva almayı asla ihmal etmezdi.

Osman cepheden dönse de, gözlerini kaybettiği için evine katkı sağlayamadığından aynı düzen işlemek, Ümmü mücadelesine devam etmek zorundaydı. Jandarmaların getirdiği haber, yükünün biraz olsun hafifleyeceği anlamına geliyordu. Eve gelen köy muhtarı, “Hadi gözün aydın Osman. Devlet, gazi maaşı bağlayacak sana. En kısa zamanda Mersin’e gitmen gerekiyor.” diyerek vermişti müjdeyi. Heyecanlanan Osman, kendinden çok karısını düşünüyordu.

“Hemen gidelim. Bir an önce varalım Hükümet’e. Alalım maaşımızı. Hem sen de bundan kelli paralamak zorunda kalmazsın kendini.”

“Dur hele Osman’ım.” dedi Ümmü, “Acele etme. Hazırlığımızı yapalım. Birkaç güne gider geliriz inşallah.”

Osman ısrarcıydı:

“Hemen gidelim.”

“Tamam Osman’ım. Tamam Gazim. Sen dinlen şimdi. Ben hazırlığımızı hızlıca yaparım. Yarın Cuma. Hükümet kapalı olur. Cumartesi sabahtan çıkarız yola.”

Osman mutlu oldu.

“Öyle yapalım.”

4 Mayıs sabah namazından hemen sonra akşamdan hazırladığı yükünü, azık çıkınını heybelere doldurdu. Yola çıkarken yanından eksik etmediği kamasını kuşağına soktu. Kocasına seslendi:

“Ben Hasibe’yi Hatça ablaya bırakacağım. Yel gibi gider gelirim. Sonra çıkarız yola.”

“Tamam.” dedi Osman sevinçle.

Kızını komşuya bırakıp hemen döndü. Merdiven dibine çektiği Yaren’in sırtına bindirdi gazisini: “Bismillah.”

“He ya Bismillah.” dedi Osman, “Hayırlı, güzel bir yola çıkıyoruz inşallah.”

Yaren’in yularını kocasına veren Ümmü, önden yürüdü. Defalarca gidip geldiği yola alışmış olan Yaren, usulca takip etti yoldaşını. Yarım saate varmadan Efrenk yol sapağındaki Hacgediği’ne ulaşmışlardı. Yolun solundaki yamaç sık ormanlıktı, sağdaki çukur bölgede köylülerin ekip biçtiği tarlalar vardı. Biraz daha aşağıdaki Çukurkeşli kanyonu, çıkışı olmayan bir korku tüneli gibi gelirdi ona. Buradan ne zaman geçse yolun sağındaki uçurumla başlayıp kıvrıla kıvrıla kilometrelerce uzayıp giden bu gizemli kanyona bakıp ürperirdi. Yaren’i dehler, hızlıca yol alırdı. Ama bugün yanında Osman’ı da vardı. Bir saat kadar sonra Mersin-Gözne sapağına kavuştular. Sağa dönüp meyilli patikaya yöneldiler. Birkaç yokuşu daha aştıktan sonra Mersin’e kadar hafif meyilli yolda rahatça ilerleyeceklerdi. Dar patikanın hemen kenarındaki otlarla başlayan allı morlu renk cümbüşü, uzayıp giden çoğunluğu boş tarlalarda doyumsuz bir manzara oluşturuyordu. Solda biraz ilerideki tepenin ardında Araplar köyü vardı, sağdaki vadinin yamacında Işıktepe. Biraz daha aşağıda Hamzabeyli. İlerledikleri yolun sağındaki Çopurlu’nun biraz aşağısında Efrenk deresinin hayat verdiği geniş ve bereketli ovanın kıyısında Çavak, Kocavilayet, Menteş ve Karaisalı köyleri sıralanıyordu. Şehrin çıkışındaki Hıristiyan köyü sayılmazsa Çopurlu’dan sonra Mersin’e kadar bir tek Çavuşlu vardı. Orada kısa bir mola vermenin uygun olacağını düşünüyordu.

“Osman’ım, Gazim, biraz sonra Çavuşlu’da olacağız. Orada acık soluklanalım mı?”

“İyi olur. Gölük de biraz dinlenir.”

Bereketli topraklarda serpilen ekinler bel hizasına çıkmış, badem ağaçları meyveye, üzüm bağları koruğa durmuştu. Çavuşlu deresi kıyısındaki büyükçe bir harnup ağacına gelince durdular. Dikkatli bir şekilde indirdi Osman’ı. Sadakat timsali Yaren’i örklemeye gerek duymazdı hiçbir zaman. Yine öyle yaptı, ağacın serin koyu gölgesine bıraktılar kendilerini. Esen tatlı rüzgâr karşı yamaçtaki ekinlere türlü şekiller veriyor, tarlanın yüzeyi dalgalı yeşil bir denizi andırıyordu. Ekin tarlalarının bitimindeki üzüm bağlarının etrafı sınır çizgisi gibi badem ağaçlarıyla çevriliydi. Yeşil birer keçiboynuzunu andıran meyveleri usul usul sallanan harnup ağacında durmakla ne iyi ettiklerini düşündü. Uğuldayan yaprakların arasında kendince neşeli bir türkü tutturan Arap Bülbülünün içli sesi, benzersiz manzarayı cennete çeviriyordu. Bu güzel hayal fazla uzun sürmedi. Omuzunda heybesiyle yayan yapıldak yanlarından geçen bir köylü selam verip yoluna devam etti. Belli ki Yoğurt Pazarına gidiyordu. Neyi varsa satacak, ihtiyaçlarını alıp dönecekti köyüne. Çok zor bir dönemden geçiyordu memleket. Yokluk içerisinde canını dişine takıp ayakta kalmaya çalışan köylüler, hayatı idame destanı yazıyorlardı. Ancak asıl destanın gerçek kahramanları cepheden cepheye koşan yiğitlerdi. O yiğitlerden biri de, eşi Gazi Osman’dı. Ağacın gölgesinde sırt üstü uzanan Osman’a baktı. “Bahtsız yiğidim.” diye sessizce inledi.

“Bir şey mi dedin?”

“Yok Osman’ım. Hadi kalkalım artık.

“Tamam.” dedi Osman, çevik bir hareketle dineldi.

Hükümet binasına vardıklarında vakit öğleye yaklaşıyordu. Yaren’i görkemli yapının demir çitlerine bağladıktan sonra binaya girdiler. Hayli kalabalıktı.

“Bu iyi olmadı.” dedi Ümmü, “İş öğleden sonraya kalacak gibi. Gecikmesek bari.”

Ne olup bittiğini görmek ister gibi etrafa bakınan Osman, elini salladı.

“Kaygılanma. İş olacağına varır.”

Gerçekten de sıra kendilerine gelmeden çalışanlar yemek molası verdiler. Osman’ı hükümet konağı bahçesindeki palmiyelerden birinin dibine oturtan Ümmü, Yaren’e yöneldi. Biraz saman, biraz da arpa koyduğu yem torbasını boynuna taktıktan sonra gelip kocasının yanına oturdu. Akşamdan suladığı yufkayı, haşlanmış yumurta, peynir, zeytin ile birlikte afiyetle, sohbet ederek yediler.

Resmi daire açılınca gazilik maaşı için gerekli başvurularını yaptılar. Hayli vakit alan işlemleri, ancak ikindiye doğru bitirebildiler. Mutlu bir şekilde ayrıldılar binadan.

Yaren’in yularını çözerken Osman’a döndü:

“Osman’ım, Gazim. Akşamdan biraz öteberi hazırlamıştım. Yoğurt Pazarında hızlıca satıp ihtiyaçlarımızı alalım.”

Osman duygulandı. Vefakâr, çalışkan karısı Mersin’e gelecek olmalarını fırsat bilmiş, onca işinin arasında satacak bir şeyler hazırlamıştı.

“Vakitlice dönelim diyordun. Gecikmeyelim.”

“Şimdi bunları geri götürmek de olmaz. İnşallah çabucak satar, çıkarız yola.”

“Tamam.” dedi Osman.

“Gölüğe binmeyeyim ben. Yoğurt Pazarı yakın sayılır. Yürüyelim.”

“Olmaz. İşimiz acele. Hasibe’m bizi bekler. Haydi, sen bin Yaren’in sırtına.”

Öyle yaptılar.

Mersin’in kalbi her zaman olduğu gibi hızlı hızlı atıyor, cıvıl cıvıl pazaryeri adeta insan kaynıyordu. Fazla bir şeyleri olmasa da bir türlü satılamıyordu. Vakit ilerledikçe Ümmü hayıflanıyor, kendi kendine söyleniyordu.

“Hayırdır Ümmü’m?”

“Bir türlü alıcı çıkmıyor. Akşama kalacağız böyle giderse.”

“Hayırlısı neyse o olur.”

“Öyle de. Hayli geciktik.”

Getirdiklerini ancak akşamüzeri satabildiler.

“Osman’ım, Gazim. Bu saatten sonra yola düşmek akıl kârı değil. En iyisi biz bu geceyi dayımlarda geçirelim. ‘Sabahın şerri akşamın hayrından evladır’ der atalar.”

“Öyle deme Ümmü’m. Şer sabah da olsa şerdir, akşam da olsa. Ocaktan ırak. Biz tedbiri elden bırakmayalım. Takdir Allah’ın. Dediğin gibi yapalım. Dayınlara gidelim.”

İhtiyaçlarını alelacele alıp pazardan çıktılar. Yeğenini sevgiyle karşılayan dayısı, onları rahat ettirmek için ne gerekiyorsa yaptı. Sofranın kurulmasına yardım eden Ümmü, yengesiyle hasret giderdi. Köyden havadis verdi. Vakitlice yatıp uyudular. Kahvaltıdan sonra izin istediler.

“Biz fazla gecikmeden gidelim Dayı. Hasibe’mi komşuya emanet ettim. Bize müsaade.”

“Müsaade sizin kızım.”

Helalleştiler.

Yolda, dün mola verdikleri ağacın gölgesinde dinlenen Çukurkeşli köyünden Molla Mustafa ile karşılaştılar.

“Selamün aleyküm Molla Mustafa.”

“Ve aleyküm selam Ümmü gelin. Selamün aleyküm Gazi Osman. Hayırdır.”

Yaren’in üzerindeki Osman’ı gösterdi Ümmü.

“Gazimin maaşını bağlattık dün. İş uzayınca bugüne kaldık. Köye bir an önce varalım diye erkenden yola çıktık.” Biraz durdu. “Yüküne bakılırsa, Yoğurt Pazarına gidiyorsun her hal.”

“He ya. Öyle. Gelin, siz de soluklanın biraz.”

Acele köye varmak niyetindeydiler ama Molla Mustafa’yı kırmak istemediler.

“İyi madem. Biraz soluklanalım mı Osman’ım.”

“Olur tabii. İyi oldu Molla Mustafa ile karşılaştığımız. Soracaklarım vardı.”

Ümmü, tam Osman’ı attan indirecekti ki, duyduğu seslerle irkildi.

Yanına bolca mühimmat alan Fransız üniforması giyinmiş çete, 4 Mayıs gecesini Hıristiyan Köyü’ndeki Fransız Birliği Karargâhında eğlenerek geçirmiş, sabah erkenden kuzeydeki Buluklu köyü istikametinde Toroslara doğru harekete geçmişti. Yarım saat olmadan Çavuşlu civarına ulaşmışlardı. Dere yatağını takip ederek sessizce yürüyorlardı. Biraz ileride harnup ağacının gölgesinde eğleşenleri görünce, hızla oraya yöneldiler.

Oturmakta olan Molla Mustafa endişeyle kalktı. Şalvarının cebinden çıkardığı hilal şeklindeki tırtıklı bağ bıçağını açarak tedbirini aldı. Ne yapacağını şaşıran Ümmü, Yaren’in yularını bırakıp belindeki kamaya davrandı.

Çoktan yanlarına ulaşan çeteden biri, vurduğu dipçik darbesiyle atın üzerindeki Osman’ı ekinlerin arasına yuvarladı. “Ona dokunmayın. Gözleri görmüyor.” diyen Ümmü’nün etrafı çoktan çevrilmiş, üç dört kişi de Molla Mustafa’ya hücum etmişti.

Arşak zaman kaybı istemiyordu.

“Hemen işlerini bitirin yolumuza devam edelim. Daha yapacak çok işimiz var. Ateş etmek yok. Süngü kullanın. Hadi çabuk!”

İlk hücumda sağ omuzundan yaralanan Molla Mustafa, ekinlerin arasına atmıştı kendini. Çete de peşinden daldı ekine. Yarasının sıcaklığıyla pek bir şey hissetmeyen Molla Mustafa can havliyle koştu, koştu. Az ilerideki tepeyi aştıktan sonra izini kaybettirmeyi başardı.

Bu arada Ümmü, kendini korumaya çalışıyor, tir tir titriyordu. Karabet, gayet güzel Türkçesiyle ünledi.

“Hayrola Yörük güzeli, ne yapacaksın o kamayla?”

Ses vermedi Ümmü. Gözlerinde korku ve endişe vardı.

“Merak etme güzelim. Seninle azıcık eğlenip yolumuza devam edeceğiz.”

“Yaklaşmayın, yakarım” dedi Ümmü.

Gür bir kahkaha atan Karabet üzerine yürüdü. Kamayı savurdu Ümmü, ancak isabet ettiremedi. Diğerleri, yılışık yılışık gülerek izliyorlardı sahneyi. Bir hamle daha yaptı Karabet. Kendini cesaretle savunan Ümmü’nün boş olmadığını anladı. Arkadaşlarına seslendi.

“İyice kıstırın.”

Sırtını ağaca veren Ümmü, kolay teslim olmayacağını gösterdi.

“Gelin bakalım it soyları. Geleceğiniz varsa göreceğiniz de var.”

Onun bu kendine güvenli hali ve hakareti iyice tahrik etmişti Karabet’i. Bu arada diğerleri ağacın etrafını kuşatmış, adım adım yaklaşıyorlardı. İşin iyice sarpa sardığını gören Ümmü, namusunu korumaya kararlıydı. En iyi savunma hücumdur diyerek bir daha saldırdı. Ancak ensesine inen dipçik darbesiyle bir anda yere yığıldı.

“Yaşa Serkis!” diye haykıran Karabet, uçkuruna davrandı.

Karabet’in niyetini anlayan Arşak, hiddetle bağırdı.

“Hemen işini bitirin beceriksiz herifler. Yeterince zaman kaybettik.”

Yerde baygın yatan yiğit Ümmü’nün bedenini süngüleriyle delik deşik ettiler.

Çığlıkları duyan Osman, seslerin geldiği yöne doğru düşe kalka ilerliyor, “Ümmü! Ümmü! Durun yapmayın.” diye haykırıyordu. Karısının sesi çıkmaz olmuştu artık. Durumu anlayan Osman, olduğu yere yığılıp kaldı.

“Yeterli.” dedi Arşak, “Ötekileri de çağırın.”

Sefer itiraz edecek oldu:

“Ya köye haber verirse.”

“Zaten mühim bir yara aldı. Düşer kalır bir yerlerde. Biz yolumuza devam edelim. Çabuk.”

Osman’ı gösteren Sefer, “Bunu ne yapalım?” diye sordu.

“Onu öldürmek iyilik olur. Bırakın bu acıyla bir ömür boyu yaşasın. Zaten görmüyor. Kime ne anlatacak.”

Aslında işini şansa bırakmayı sevmezdi Arşak. Ancak daha fazla vakit kaybetmek, dahası fark edilmek istemiyordu.

Molla Mustafa’nın peşinden gidenler de dönünce, hızla toparlanıp yola koyuldular.

Olay sırasında ürküp kaçan Yaren, uzaklardaki tarlalarda bir süre dolandıktan sonra sahibinin yanına dönmüştü. Dibinde bir şehit yatan Harnup ağacını yurt edinen Arap bülbülü, sanki olup bitenleri anlamış gibi hicranlı bir ağıt yakıyordu. Çetenin kör diye sağ bıraktığı Osman, talihsiz eşinin başında hıçkırıklara boğulmuştu.

Coğrafya, sadece milletlerin değil kendi halinde insanların kaderini de belirliyordu. Hatta atların bile…