Uyku İlminin Mukaddimesi Ve Er Meydânı

Uyku İlminin Mukaddimesi Ve Er Meydânı

Câhil, nâdân, haramzâde, mühtekir olarak mûcize bekleyenler, değil gecelik istihâreye, “Eshâb-ı Kehf” uykusuna yatsalar, yine de toplu iğne başı miktarı ışığa ulaşamazlar.

Kur’ân-ı Kerim’de, adlarını taşıyan sûreye sebeb-i mânâ olan “Eshâb-ı Kehf”, sınırları belli olmayan bir zaman diliminde, zâlim ve münkir hükümdârın korkusundan mağaraya sığınıp, orada üç yüz seneden fazla uyku hâlinde kalan yedi genç ile köpekleri için kullanılan pek meşhûr ıstılâh.

Aslında, “mağara eshâbı, mağara ahâlisi” demek olan “Eshâb-ı Kehf”, halk arasında “Yedi Uyuyanlar” olarak da biliniyor.

Yemlîha, Mekselînâ, Mislîna, Mernûş, Debernûş, Şâzenûş ve Kefeştatayyuş, bu yedi gencin dilden dile aktarılan isimleri. Mağaraya gelirken rastladıkları çobanın köpeği, yâni Kıtmîr, sekizinci mağara sâkini olarak kadroya girmiş.

Böylesine uzun metrajlı bir uykudan, onu uyuyanlar bile haberdâr olmamışlardır. Ne zaman ki, uyanıp da acıktıklarını fark edip, ceplerindeki para ile çarşıya alışverişe gitmişlerdir, işte o ânda her şey anlaşılmıştır. Çünkü paraları çarşıda “antika” muâmelesi görmüştür.

Kur’ân’la verilen bir haber olduğu için, doğruluğundan zerre miktârı şüphe edilmeyen bu hâdisenin, âdemoğluna gönderdiği ciltler dolusu mesaj arasında öne çıkanlar şunlar: Allâh’ın sonsuz kudret sâhibi olduğu ve insanın aczi. İmânın sâfiyeti, sabır, tevekkül gibi hasletlerin doğru yerde, doğru adreste bulunmalarından dâimâ iyilik, güzellik, ferahlık, müjde çıkacağına dâir tâlî mesajlar da hesâba katıldığında, bugünkü Dünyâ coğrafyasında bizim Tarsus’a denk düşen bu mağara, bir kütüphâne hacmine ulaşıyor.

Aynı zamanda, bir çeşit uyku olan ölümden uyanmanın ilâhî bilgilerine de fıskiye tutan “Eshâb-ı Kehf”, “insan romanı”nın en çarpıcı bölümlerinden biri. Uyku ilminin mukaddimesi! Tabiî, okuyana….

1960’lı yıllarda, talebesi olduğum ortaokulun kütüphânesinde, İsmâil Habib Sevük’ün “Türk Güreşi ve Elli Yıl Önce Garp Âlemindeki Türk Kasırgası” adını taşıyan hacimli kitabını görmüş ve târifi imkânsız bir zevkle, şevkle âdetâ hatmetmiştim.

Koca Yusuf, Hergeleci İbrâhim, Kel Aliço, Filiz Nûrullah, Adalı Halil gibi efsâneleşmiş güreşçilerimizi, o kitap vesîlesiyle tanımış, sınırlarımız içinde ve özellikle dışında “kudret, güç, kuvvet” kelimelerinin karşısına iri harflerle “TÜRK” yazdırışlarının hikâyesini, neredeyse ezberlemiştim.

Bu pehlivanların adlarına refâkat eden sıfat ve unvanları da merak programıma almış; coğrafî, etimolojik soru işâretlerini kaydetmiştim.

Meselâ, Adalı Halil, ne tanıdık adalardan birine mensup, ne de Kuşadası sâkinlerinden. Adapazarı civârından da değil. Bugün Yunanistan’da kalan Ada Bucağı’nın Kilise Köyü’nden Pehlivan Kara Mehmed Ağa’nın oğlu.

Henüz binilmek, yük taşımak veyâ arabaya koşulmak için alıştırılmamış hayvanlara “Hergele”, bunların ticâretini ve besiciliğini yapanlara da “Hergeleci” deniyor. İbrâhim Pehlivan’ın lâkabı, onun ve âilesinin meşguliyetini de açıklıyor.

Bu arada, “Er Meydânı” diye şöhret bulan “Kırkpınar” mevkiinin, esas îtibâriyle. Yunan tarafında kaldığını; Edirne’deki günümüz “Kırkpınar”ının, aslından mülhem bir “dâü’s-sıla mekânı” olduğunu da ilâve etmek gerekiyor.

Gökkuşağı, alâim-i semâ veyâ eleğimsağma dediğimiz ışık tayfından zamânın süzülüşünü elense çekerek, kafakola alarak pehlivanlarla birlikte seyretmek, renk ve çağ harmanına yiğitliği de dâhil eder…