Vak’a ve Vâkıâ

Vak’a ve Vâkıâ

 

Sultan Murâd-ı Hudâvendigâr’ın saltanat yıllarında, Çandarlı Kara Halil Hayreddin ve Kara Timurtaş Paşaların tavsiyeleriyle târîhimize giren Yeniçeri Ocağı, kurulurken nasıl “hayır”lara, zaferlere vesîle olmuşsa; 15 Haziran 1826 (9 Zilkade 1241) Perşembe günü, kanlı şekilde ortadan kaldırılışı da “hayır”dan sayılmıştır.

Yeniçerilik, hakkında en çok kalem oynatılan ve fikir serdedilen başlıklardan biridir. Sultan Birinci Murâd’la Sultan İkinci Mahmûd’u, bu askerî teşkilâtın iki kapısını tutan Osmanlı hükümdârları olarak, aynı haklılık pâyesine çıkarabiliyorsak; Yeniçeri mes’elesinin ne menem girift ve tezatlı bir lâbirent olduğunu biliyoruz demektir.

Ortada, kocaman harflerle ifâde edilmesi lâzım gelen bir “tefessüh” ve taaffün” vâkıâsı vardır. Hâdiseyi, şahıslar seviyesinde ele almak, hem târîhe saygısızlık olur, hem de tribünde oturup ahkâm kesmeye patent çıkartır. Zihniyeti ve teşekkül eden mâşerî kanaati masaya yatırmadan; “Patrona, Kabakçı” etiketlerinde vakit kaybetmenin, düşmanı sevindirmekten başka faydası olmaz.

İftihâr tablosundan mel’anet ve meş’emete uzanan Yeniçeri hikâyesinde, iş disiplini ve ahlâkının şirâzesi yakın plânda incelenmelidir. Hemen her husûsda olduğu gibi, Yeniçeri fâciâsında da lüzûmsuz kayırma ve tâvizler, mâlûm âkıbeti hazırlamıştır. Hafif aralanan kapı, kimse farkında olmadan sonuna kadar açılıvermiştir.

Evet, 15 Haziran 1826 günü, kaldırdıkları kazanların altında kalan Yeniçeriler, târîhî misyonlarını tamamlayıp mechûle doğru yürüyüp gitmişlerdir. Peki, Vak’a-i Hayriyye’den sonra, Yeniçeriliğin yerine ikaame edilen askerî teşkilât ve zihniyet, hangi “hayır”lı işlere kalkışmıştır? Kaybettiğimiz kıt’a cesâmetindeki vatan topraklarına bakarak, soruya cevap verememenin târifsiz hüznünü yaşıyoruz.

Balkan Savaşlarını niye yaşadık? O sırada, politikanın her çeşit ayak oyunlarını deneyen subay kadroları, bizi hangi dipsiz kuyulara attılar? Hürriyet nârâları arasında, o hürriyeti yaşayacağımız vatanı başkalarına kaptırmadık mı? Balkanlardan ve Rûmeli’nden sefâlet kervanlarını İstanbul ve Anadolu’ya niçin sel misâli akıttık? Bunların da kabâhati Yeniçerilere mi âitti?

Vak’a-i Hayriyye derken, bâzı vak’aları ve vâkıâları görmemezlikten gelmeyelim…