Vakıf Şehri Bursa

Vakıf Şehri Bursa

Özden Gülen

Çarşı içinden geçiyorum. Kabalık, insan seli… Karşı istikametten gelenlerle karışıyor, çarpışıyoruz. İlerlemek güçleşince ara sokaklardan birine sapıp çıkış yolu arıyorum. Kapalıçarşı’nın etrafı hanlar bölgesi. İç içe çarşılar, hamamlar, küçük camiler, köşe başında bir türbe… Tarihi dokusu ile insanı farklı zamanlara götüren bu sokaklarda ilerlerken aklıma bir kelime takılıyor. “Vakıf”. Kadim şehrimizde ne çok rastlanan bir kelime bu. Yolumu değiştirip metroya yöneliyorum. Merinos istasyonunda iniyor, hafif çiseleyen yağmur altında parkın ortasındaki büyük yapıya yürüyorum. Beş farklı müzeye ev sahipliği yapan binanın bu gün ziyaret edeceğim kısmında, umuyorum ki vakıflara dair aradığım pek çok detayı bulacağım.

Merdiven başında beni karşılayan dev fotoğrafta Bursa öyle güzel ki; siyah beyazın içinde yeşilin bütün tonlarını hissedebiliyorum. Üzerinde “Vakıf Şehri Bursa” yazıyor. Haydi bakalım; bu şehrin böyle anılmasına sebep nelermiş görelim.

Temsili Koza Han kapısından geçerek bu huzurlu dünyaya adım attığımda iki yanda uzanan camekânların arasında hangi yöne bakacağımı şaşırıyorum. Bir tarafta el yazması Kur’an-ı Kerim, dua kitapları, zarif rahleler, diğer tarafta asma kapı kilitlerinden, tokmaklara, muhteşem hat levhalarına kadar yüzlerce parça… Her biri şehrimizdeki vakıflardan örnek eserler ve anlatacakları öyle çok ki…

Vakıf kültürünün tarihsel sürecine dair bilgilendirme panolarını okuyarak yoluma devam ediyorum.

Vakıf kültürünün başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Babil ve Sümerler’ de vakfı andıran bir takım izlere rastlanmış. Boğazköy kazılarında ele geçen tabletlerde, M.Ö. 1290-1280 yıllarında Hitit Kralı Hattuşili tarafından düzenlenmiş bir belge vakfı çağrıştırmaktaymış. Eski Yunan’da farklı bir uygulama mevcut olup, vakfa benzer bazı kurumlardan bahsedilmekteymiş

Türklerin de, İslamiyet’i kabul etmeden önce Gök Tengri inançlarına uygun vakıflar oluşturdukları anlaşılmaktaymış. Toplumun tüm kesimlerine refahın yayılmasını amaçlayan vakıf kurumlarının kökeni, Türklerde Uygurlara kadar gitmekteymiş. Çin vakayinamelerinde, Uygur Ülkesinde fakirlik olmadığı; bir kişinin maddi sıkıntı içine düştüğü takdirde toplumun ona yardım ederek muhtaç durumdan kurtardığı kaydedilmekteymiş. Doğu Türkistan’ın Turfan Bölgesi’nde yapılan araştırmalarda, Uygur Budist mabetlerinin duvarlarında hayır yapan vakıfçıların portrelerinin resmedildiği, yanlarına da bu kişilerin adlarının yazılmış olduğu görülmüş. Asya’da yerleşik bulunan Uygurlar, İslâmiyet’i ancak 15. asırda kabul etmişler. Bu bulgu; Türk kavimlerinde vakıf fikrinin, İslâmiyet’ten önce doğmuş olduğunun fakat olgunlaşmadığının göstergesi olarak kabul edilmekteymiş.

İslam tarihinde vakıf kuran ilk kişi Hz.Muhammed (S.A.V.) imiş. Hz. Peygamber, bir taraftan ashabını vakıf yapmaya teşvik ederken, bir yandan da bizzat kendisi vakıf yaparak Müslümanlara bu konuda da örnek olmuş ve ilk olarak Fedek ile Hayber’deki arazilerini sağlığında fakirler yararına vakfetmiş.

 

Eyyübîler, Harezmşahlar ve Memlükler döneminde de gelişmesini sürdüren vakıflar, Moğolların istilasıyla türlü sıkıntılara maruz kalmış ancak sonrasında İslâmiyet’i kabul eden Moğol Hükümdarları tarafından desteklenerek zamanla yeniden yükselişe geçmişler. Moğollardan sonra kurulan Celâyirler, Umurlular, Akkoyunlular, Safevîler, Orta Asya ve Ön Asya’da vakıf sisteminin yayılmasına önemli katkıda bulunmuşlar.

İkinci bölüme geçtiğimizde; duvardaki “Vakıf; Hak adına, Hak’tan geleni halka vermektir” yazısının altında Müslüman Türk devletlerinde vakıf kültürünün gelişmesi ve Osmanlı döneminde vakıflar fotoğraflarla desteklenerek anlatılıyor.

Büyük Selçuklular Dönemi’nde vakıf müessesesi devletin yönetim anlayışına uygun olarak kat kat büyümüş. Tuğrul Bey’den itibaren İslâm dünyasının değişik yerlerini cami, medrese, kütüphane, hastane, imaret, zaviye ve kervansaraylarla dolduran Selçuklular; buralara büyük vakıf gelirleri bağlamışlar. Hatta bir bilim yuvası olarak medreselerin devlet eliyle teşkilatlanması, ilim tahsilinin ücretsiz olması ve bunun İslâm dünyasına yayılması Selçuklular sayesinde olmuş. Büyük Selçukluların bu uygulamasını Anadolu Selçukluları ile diğer Anadolu beylikleri de aynen sürdürmüş. Anadolu’daki sosyal, iktisadî ve her türlü hayrî yatırımlar büyük ölçüde vakıflar marifetiyle yapılmış.

Selçuklu veziri Nizâmülmülk tarafından kurulan Nizâmiye Medreseleri’nin zengin vakıflara sahip olduğu biliniyormuş. Nizâmiye Medreseleri ile aynı dönemde Karahanlı Hükümdarı Tamgaç Buğra Kara Han tarafından bir medrese ve bir darüşşifa kurularak, bunların giderlerini karşılamak üzere zengin vakıflar oluşturulmuş. Bugünkü hastanelerle benzer fonksiyonlar gören darüşşifalar bir vakıf kurumu olarak, her kesimden halkın sağlığıyla ilgileniyor ve hoca-talebe geleneğine göre tıp eğitimi veriyormuş. Selçuklular Dönemi’nde inşa edilen birçok hastane binası Osmanlılar zamanında da faaliyetlerine devam etmiş, Selçuklu hastane ve tıp geleneği Osmanlıları da etkilemiş.

Bu bölümde edindiğimiz bilgilere göre; vakıflar, altın çağını Osmanlı ile yaşamış. Öyle ki; Osmanlı İmparatorluğu “Vakıf Cenneti” ya da “Vakıf Devleti” olarak tanımlanmış.

Kış günlerinde abdest almak için sıcak su sağlayan vakıf, yaz günlerinde sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapan vakıf, oyuncağı olmadığından arkadaşları ile oynayamayan çocuklar için oyuncak vakfı  dahi kurulmuş. İnsan hayatında neye ihtiyaç varsa gidermek için vakıf mevcutmuş. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem veren İslam, bunu vakıf kurumu ile en yüksek düzeye çıkarmış. Vakfın nasıl işletileceğini belirleyen belgeye “vakfiye” veya “vakıfname” denirmiş. Vakfiyeler, milletin iktisadî ve sosyal hayatlarında önemli bir rol oynamış olan vakıf kurumunun nasıl çalıştığını, kimlerin idare ettiğini, kimlerin kendisinden istifade ettiğini vb. hususları öğrenmemize yardımcı olmaktaymışlar. .

 

Osmanlı’dan günümüze orijinal olarak ulaşan en eski vakfiye Orhan Gazi’nin kurduğu vakfa ait. Orhan Gazi, 1324 yılında Mekece’de kendi mülkünden pay ayırarak, Allah rızası için vakfetmiş ve kurduğu vakfına mütevelli olarak azatlı kölesi Tavaşî Şerafeddin’i tayin etmiş. İznik’te ilk Osmanlı medresesini kurmuş, onun idaresi için yeterince gelir getirecek gayrimenkul vakfetmiş. Orhan Gazi’nin; Adapazarı, Kandıra ve Bursa’da inşa ettirerek vakfettiği cami, medrese, zaviye, imaret, aşevi ve misafirhaneler ilk Osmanlı vakıfları olarak anılmaktaymış.

Türk-İslâm medeniyetinde vakıf müessesesi, Osmanlılar Dönemi’nin sonuna kadar sürekli gelişerek varlığını sürdürmüş. Osmanlı Devleti’nde vakıfların hizmet götürmediği ne bir yer, ne de bir sosyal alan kalmamış.  Osmanlılar vakıfları, basit birer “yardımlaşma sandığı” hüviyetinden çıkartarak, bu eserleri iktisadî, sosyal, dinî, kültürel ve siyasî hayatın vazgeçilmez kurumları haline getirmişler.

Duvardaki “Osmanlı Medeniyetinin üç vazgeçilmezi; Hayrat, Akaret, Vakıf” başlıklı yazıyı dikkatle okuyorum.

Osmanlı Devleti’nde başta padişahlar olmak üzere hanedan üyeleri, yüksek dereceli devlet görevlileri çeşitli vesilelerle vakıflar kurmuşlar. Bu hizmet yarışına devlet adamları ve halk da katılınca, devletin toprakları kısa zamanda vakıf eserleri ile dolmuş; esasen devletin yüklenmesi gereken birçok hizmet uzun yüzyıllar bu vakıflar vasıtasıyla yerine getirilmiş.

“Vakıf; yorgunu dinlendiren misafirhane, yetimi barındıran yurt, yoksulu güldüren yuvadır.” yazısı ile birlikte bambaşka bir âleme geçerek şehrimizin vakıf eserleri arasında dolaşmaya başlıyorum.

Bursa’daki vakıfların anlatıldığı bu bölümde, şehrimizin en güzide eserleri yer alıyor.

Camiler kısmında  Ulucami maketi ve iç mekân canlandırmasının yanı sıra  Muradiye Cami iç mekânı da mevcut. Yıldırım Cami ve Külliyesi, Murat Hüdavendigar Cami, Orhan Cami, Yeşil Cami, Emir Sultan Cami de fotoğrafları, hat örnekleri ve bazı bölümlerinin canlandırmaları ile yer alıyor. Ayrıca vakfiyelerin örnekleri bize bir vakfın nasıl idare edildiğini gösteriyor.

 

Bilgilendirme yazılarından öğrendiğime göre; Osmanlı Devletinde camiler vakıfların yüzde 40’lık bölümünü oluşturmaktaymış. Osmanlı döneminde dini ibadetlerin yerine getirilebilmesi için yapılan cami, mescit, namazgâh, türbelerin  yanında, geliri cami ve görevlilerine tahsis edilmiş vakıflar bulunmaktaymış. İslam toplumunun kültürel bakımdan gelişmesinde önemli bir yeri olan camiler, ibadet, eğitim öğretim alanlarında hizmet sağlamışlar. Camilerin önemi mimarisinde de kendini göstermiş ve İslam toplumlarının en değerli eserleri olarak kabul görmüşler. 1333 yılında yapıldığı bilinen Hacı Özbek Camii, İznik’te inşa edilen ilk Osmanlı camisiymiş. Osmanlı’da mahallenin merkezi olarak görülen camiler ibadet yeri olmanın yanında toplumun bir araya gelmesiyle ülkeye, mahalleye ait işlerin görüşülüp karara bağlandığı yerlermiş. Camilerin etrafına sebil, imaret, medrese, kütüphane binaları da eklenerek  külliye meydana getirilir ve nerdeyse yeni bir mahallenin kurulmasına yardım ederlermiş. Bu önemi dolayısıyla Osmanlılar döneminde geliri cami ve görevlilerine tahsis edilmiş sayısız vakıf bulunmaktaymış.

 

Vakıf kütüphaneleri ile ilgili fotoğraf ve bilgilendirme panolarının bulunduğu odada şunları öğreniyorum.  Kütüphaneler, yaygın eğitimin bir parçası olarak medreseler, camiler ve tekkelerdeki yerini almış ve hayır sahipleri tarafından vakıflar aracılığıyla idare edilmişler. Örgün eğitimin tamamına, yaygın eğitimin de önemli bir bölümüne finansal destek sağlayan vakıflar, Bursa’yı adeta çepeçevre kuşatmış. Bütün bu gayretler; vatandaşların daha bilgili ve daha bilinçli olmalarını sağlamaya yönelikmiş. Bursa Ulucami’de Abdullah Münzevi tarafından hünkâr mahfilinin altında bir kütüphane kurulmuş ve buraya birçok kitap vakfedilmiş.

 

Geleneksel Bursa çarşısı, kervansaray ve hanların anlatıldığı kısımda Koza Han’ın büyük bir maketi ile hanlar bölgesinin dev haritası yer alıyor. Cam fanusun içindeki maketi ve haritayı dikkatle inceliyor, şimdiye kadar hiç gidip uğramadığım hanları keşfediyorum. İpek Yolu güzergâhında bulunan, ilk Osmanlı başkenti Bursa’nın kent kimliğini sergileyen, geleneksel ticaret kimliğini bu günde devam ettiren ve Osmanlı’nın ticaret oluşumunun başlangıcı kabul edilen yapılar bütünü, Tarihi Çarşı ve Hanlar Bölgesi. Şehir içi konaklama ve ticaret yapma alanları olarak inşa edilen hanların ilki, Orhan Gazi’nin Bursa’da yaptırdığı Emir Han’mış. O dönemde ana çizgileri oluşan han mimarisi, XIX. yüzyıla dek değişmeden tüm Osmanlı topraklarında uygulanmış. Osmanlı Devleti döneminde genellikle iki katlı olarak inşa edilen şehir içi hanları, ticaret ve konaklama için yapılmış gelir getirici vakıf yapılarıymış.

 

Vakıf kuranlar insanları düşündüğü gibi, hayvanları da düşünmüşler. Bu anlamda cami ve diğer binaları yaparken kuşların barınmaları için de bu binaların uygun cephelerine kuş evleri adı verilen mekânlar yapmışlar. Emir Sultan Camii’nin güney duvarında yer alan kuş evleri, medeniyetimizin sembollerinden. Müze duvarlarında  başımın üzerindeki kuş evi canlandırması ve beyaz güvercinler ruhumu alıp başka diyarlara götürüyorlar.

 

Sadaka taşlarına dair örnekler hakikaten çok güzel. Osmanlı’da, derdini kimseye anlatamayan fakirlerin ihtiyacı için, gizlice para konulup; o paranın gizlice alınabildiği özel taşlar olan sadaka taşları sayesinde, alan ile veren birbirini görmeden hayır işi gerçekleşmiş olurmuş.

 

Bir başka bölümde Bursa’da bulunan türbeler dev boyutlu panolarda fotoğraflar ve detayları ile anlatılıyor.

Osmanlı’nın ilk altı sultanının türbeleri Bursa’da külliyelerin içinde yer almaktadır. Osman Gazi ve Orhan Gazi türbeleri Tophane mevkiinde, I. Murad türbesi Murad Hüdavendigar Külliyesi’nde, Yıldırım Bayezid türbesi, Bayezid Külliyesinde, Sultan Çelebi Mehmed türbesi (Yeşil Türbe) Yeşil Külliyesi’nde, II.Murad türbesi Muradiye Külliyesi’nde bulunmaktadır.  Bu türbeler de diğer külliye birimleri gibi vakıf kapsamındadır.

Hünkar türbelerinin dışında Muradiye Külliyesi’nde başta Cem Sultan ve Şehzade Mustafa olmak üzere Osmanlı hanedan üyelerinin metfun olduğu 11 türbe bulunmaktadır.

Ayrıca Emir Sultan türbesi ve külliyesi, Kara Mustafa Paşa, Hamzabey, Çoban Bey,  Gazi Timurtaş Paşa, Hatice Sultan, Üftade, Üç Kuzular, Abdal Mehmed, Molla Fenari, Hacı İvaz Paşa türbeleri ve daha pek çok türbe Bursa’nın dört bir yanında mevcuttur.

 

Medreseler ve sıbyan mekteplerine ait bilgiler de detayları ile verilmiş. Toplumda isteyen kişiler medrese kurabilir ve bir vakfiye ile işletilmesini sağlayabilirlermiş. Osmanlıların kurdukları eğitim amaçlı vakıfların ilk örneklerine Bursa ve çevresinde rastlanmaktaymış. Orhan Gazi tarafından 1331 yılında İznik’te kurulan ilk medrese ile başlayan, medrese kurma faaliyeti, Bursa’da yine aynı padişah tarafından 1335 ve 1339-40 tarihlerinde inşa edilen iki medrese ile devam etmiş. Sıbyan Mektepleri ise beş-altı yaşlarındaki kız ve erkek çocuklarının eğitim-öğretime başladığı ve tahsil süreci en az üç veya dört yıl olan mekteplermiş.

 

Tekke ve zaviyeler de birer kültür merkezi olarak tasavvuf düşüncesinin, anlayış ve terbiyesinin işlendiği, derinleştirildiği ve halka takdim edildiği yerler olarak bilinirler. Bu konudaki fotoğrafların, camekânlar içinde muhafazaya alınmış, deflerin, tespihlerin, giysi ve çeşitli eşyaların sergilendiği bölümde Bursa Tekkeleri ile ilgili detaylı bilgiler bulunuyor.  Günümüzde Bursa’da hizmetlerine devam eden dergâhlar  Üftâde Dergâhı, İsmail Hakkı Bursevî Dergâhı, Numaniye Dergâhı ve Karabaş-ı Veli Dergâhı olarak sıralanmış.

 

Aşevi (imaret) için çok güzel bir canlandırma yapılmış. İmaret sözcüğü Osmanlıda “hayır için fakirlere yemek verilen yer” olarak tarihte yerini almış. Yine burada aldığım bilgilere göre Osmanlı Türkleri devrinde ilk imaret 1336 yılında İznik’te Orhan Bey tarafından kurulup insanlığın hayrına vakfedilmiş. Orhan Bey kurumun açılışında bizzat bulunup fakirlere kendi eliyle yemek dağıtmış. İmaretin mum ve kandillerini kendi eliyle yakmış.

 

Tarihimizde bimaristan, dârüşşifâ ve şifâhane gibi isimlerle tesis edilen vakıf eserler, İslâm medeniyetinde sağlık alanında hizmet üstlenmişler. Herhangi bir dil, din ve ırk ayrımı yapılmaksızın ücretsiz olarak sağlık hizmetlerinin verildiği bu müesseseler, hastalıkların tedavisi yanında sağlık alanında birer eğitim kurumu olarak da hizmet görmüş. Osmanlı döneminde ilk kurulan hastane, Bursa’da Yıldırım Bayezid tarafından 1400 yılında yaptırılan Yıldırım Dârüşşifâsı imiş. Burada doktorların yanı sıra ilaçları hazırlayan personel ile faaliyet gösterilebilecek bölümler ve hastaların perhizlerine uygun beslenmelerini sağlayacak mutfak gibi yapılanmalar ile bunları hazırlayacak görevliler de tayin edilmiş. Bursa’da “Gurabâhâne-i Lâklâkan” denilen Leylek Hastanesi leyleklerin iyileştirildiği yeryüzü tarihinde eşsiz bir müessese de mevcut.

 

Yol ve köprü vakıfları da ipek yolu üzerinde olan Bursa’da her daim önemli olmuş.

Sayısız yol, köprü, fener ve kalelerin önemli bir kısmının ve büyük ticaret yolları üzerindeki kervansarayların yapımı ve sürekliliği için gerekli masraflar vakıf gelirlerinden  karşılanmış. Bu bölümde, köprüler içinde çarşılı köprü olarak adlandırılan ve dünyadaki 3 örneğinin ilki olan Irgandı Köprüsü bir maket ile canlandırılmış.

 

Külliyelerin inşa edilen ilk yapıları arasında hamam ve caminin olması hamamın varlığına, haliyle temizliğe verilen değerin en önemli göstergelerindendir. Bursa’da ilk Osmanlı hamamları, Orhan Bey ve kardeşi Alâeddin Bey’in Hisar içinde yaptırdıkları hamamlarmış. Hamamlar, Osmanlı döneminde çoğunlukla gelir getiren akar vakıfları arasında yer almış. Çakır Hamam, Çekirge hamamları, Yeni Kaplıca, Eski Kaplıca gibi hamamların yanı sıra Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından da restorasyon çalışmaları sürdürülerek Muradiye Hamamı, Emir Sultan Hamamı, Mahkeme Hamamı, Muallimzade Hamamı, İncirli Hamamı, Kayıhan Hamamı, Hamamlıkızık Hamamı, Mudanya Hasanbey Hamamı, Mudanya Tahirağa Hamamı ve Reyhanpaşa Hamamı da yeniden işlevlendirilmiş ve yaşama katılmış örnek hamamlardan bazıları olarak verilmiş. Bu mekânda mermerleri, kurnaları, nalınları, havlu ve peşkirleriyle bir hamam modeli de canlandırılmış.

 

Vakıf müzesinden ayrılmadan önce duvarda yer alan yazı bu gezinin özeti olarak hafızama kazınıyor.

“Eğer Osmanlı döneminde yaşıyor olsaydınız; vakıf bir evde doğabilir, vakıf bir beşikte uyuyabilir, vakıf mekânlarda vakıf mallarından yiyip içebilir, vakıf kütüphanelerinde bilgiye ulaşabilir, vakıf kitaplarıyla okuyabilir, vakıf bir mektepte öğrenci olabilir; hatta aynı mekteplerde hocalık yapabilirdiniz ve vakıf idaresinden ücretinizi alırdınız. Vakıf hanlarında, kervansaraylarında konaklayabilir, vakıf hastanelerinde şifa bulabilir, vakıf camilerinde ibadetinizi yapabilir, vakıf hamamında temizlenebilir, vakıf çeşmelerinde kana kana su içebilir ve öldüğünüz zaman bir vakıf tarafından defnedilebilirdiniz.

İşte Osmanlı, kuruluşundan itibaren yaklaşık 300 yılda sahip olduğu 20 milyon kilometrekare sınırları içinde öyle bir vakıf kültürü kurmuş ki; hayatınızın bütün ihtiyaçlarını vakıf hizmetleri yoluyla temin edebilirdiniz.”

Bundan sonra müzede maketlerini ve fotoğraflarını gördüğümüz mekânları birer birer dolaşarak o atmosferlerde tarihe yolculuk yapma vaktidir.