VUKUF EHLİNİN TÂKATİ TECRÜBE EDİLİYOR

VUKUF EHLİNİN TÂKATİ TECRÜBE EDİLİYOR

Nûrlu mekânlarda yaşama yarışına giren koca bir coğrafya, bugün hüznün omuz ağrıtan heybesine dönüştü… Vukuf ehlinin tâkati tecrübe ediliyor.

Ahmed Hâşim’in, fevkalâde güzel Türkçe ile kaleme aldığı nesir kitaplarından biri, “Gurebâhâne-i Lâklâkan” adını taşıyor. Bu ismin, biraz mecâza kaçan karşılığı “Leylekler Hastahânesi”. Müslüman-Türk bahçesine konan leyleklere göz atanlar, “vakıf” kelimesine nazar kılarak, farklılık kazanırlar.

Sultan Abdülmecîd’in saltanat yıllarında, 1850’de, Ödemişli Hoca Mustafa, leyleklerle ilgili bir vakıf kurmuş; yaralı, hasta ve göç edemeyen leyleklere tedâvi, barınma hizmeti sunmuştu. Bursa’da, Setbaşı semtinde, Selçuk Hâtun Mahallesi, Hamam Sokağı’nda, Hâşim’in eserine alem olan Gurebâhâne-i Lâklâkan açılmıştı. Dünyâ’da bir benzeri olmayan bu vakıf hastahânesi, nice garîb leyleğin ömrüne ömür ilâve etmiştir.

Atalarımız, yalnız kuş evleri ve kuş sarayları yapmakla kalmamış, vahşî hayvanlara da yardım elini uzatmıştır. Karlı, buzlu kış günlerinde, kurtların aç kalmamaları için, dağ başlarında et dağıtan, başka bir insanoğluna rastlanır mı? Böylesine geniş ve müşfik bakış açısı, ancak Türk’e mahsûsdur. Bugünkü, vakfın kadük edilmiş zavallı hâline baktıkça, bir muhteşem medeniyeti nasıl yele verdiğimizi, esefler içinde anlıyoruz.

Yavuz Sultan Selîm, Trabzon’da sancak beyi iken, tebdîl-i kıyâfetle İran’a, Tebriz’e gider. Kaldığı handa, satranç oynadığı herkesi yener. Şâh İsmâil, o yılların nâmlı bir satranç oyuncusu ve meraklısı olarak, bundan haberdâr olur, dervîş kılığındaki Şehzâde Selîm’i huzûruna getirtir. Hemen satranç oynamaya başlarlar. Selîm, Şâh’ın hâtırını sayarak ilk oyunu, bilerek kaybeder. İştâhlanan Şâh, ikinci oyunda mat olur. Elinin tersiyle dervîşin çıplak göğsüne vuran Safevî Şâhı:

“Bre derbeder âşık! Hiç şâh olanlar mat edilir mi? Edebin yokmuş.” der ve ona bin altın ihsân eder.

Osmanlı Şehzâdesi, kendini aslâ tanımayan Şâh’ın sarayından çıkıp atına bineceği sırada, içinde bin altın bulunan keseyi, kimse görmeden, binek taşının altına koyar. Yıllar sonra, Çaldıran Zaferi’ni kazanan Yavuz, Tebrîz’e tekrar girer. Fakat bu sefer üzerinde dervîş kıyâfeti değil, Osmanlı hükümdârlık kaftanı vardır. Şâh İsmâil’in sarayına varıldığında, Sekbânbaşı Balyemez Osman Ağa’ya seslenen Sultan Selîm:

“Osman Ağa! Şu kapı eşiğinde, Şâh’ın binek taşının altında, kendi elimizle konmuş bin altın vardır, helâlinden kazanılmıştır. Sana ihsânımdır.” der.

Herkes, birbirine hayretle bakışır. Sekbânbaşı, ağır binek taşını kaldırdığında, kesesi çürümüş bin altını, parlayan gözlere gösterir.

Solakzâde’nin naklettiğine göre; Balyemez Osman Ağa, bu hâdiseyi anlatırken gözyaşlarını tutamaz ve:

“O zamâna kadar, bir tevâtür sandığımız satranç kıssası, meğer hakîkat imiş…..” diye hıçkırırmış.

Şimdi, Yavuz Sultan Selîm’in hangi tavrına, hangi fiiline ve vasfına “karizma” ilâvesi yapabilirsiniz? Gayretle niyetin uc noktalarını tuttuğu kısacık ömür, “Yavuz” tabelâsını Dünyâ çatısına öyle bir asmış ki, tekmil karizmalar onun yanında dilsiz ve sağır muâmelesi görürler.

İttihad ve Terakkî’nin lider kadrosundan Talât Paşa; memleketi terk edip Berlin’e gittiği günlerde, yanında bulunanlara, Selânik’le ilgili hâtırâlarından bahsederken şöyle diyor:

“Selânik’de hayret ile şâhid olduğumuz husûslardan biri de şu idi: Sürgün cezâsına çarptırılan Bulgarlar, Selânik’den ayrılmadan evvel jandarma nezâretinde rıhtımda toplanır ve içlerinden birinin verdiği işâretle hep birden eğilir, toprağı öperlerdi. Bu, onlar için Selânik’e dönüş ümîdinin bir ifâdesi idi. ‘Öptüğümüz topraklar bizimdir, buraya gene geleceğiz’ demek istiyorlardı. Bir gün, ben de vatanıma döndüğüm vakit, bilir misiniz ne yapacağım?”

Yanındakiler:

“Siz de onlar gibi toprağı mı öpeceksiniz?” deyince, Talât Paşa:

“Hayır! Yiyeceğim! Çünkü onu öpmekle doyamayacağımı anlıyorum…”  Şeklinde, dramatik bir cevap veriyor.

Vatan toprağı yeme mizansenleri ne derecede inandırıcı bulunur? Orası ayrı, ama insanın aklına son Gırnata Hükümdârı Abdullâh’ın, şehri düşmana terk ederken çıktığı tepede, döktüğü gözyaşları geliyor.

Bugün, sâdece Gırnata değil, salkım salkım dâüssıla tâneleri, târîhimizin bağ bozumu yıllarını hatırlatıyor.

Türk târîhini hakkıyla öğretemeyen bir resmî maârif sistemi, hangi hak ve mantıkla, bu eksikliği şahsî kabâhatlerde arayacak? Ne yaparsın ki, el’ân gözümüzün önüne serilen manzara, bundan ibârettir.

Toprak yeme moduna geçmekden Allâh’a sığınırız…