Yaşayan Osmanlı Köyü: “Cumalıkızık”

Yaşayan Osmanlı Köyü: “Cumalıkızık”

Özden Gülen

Sabah yağmur damlalarının tıpırtısı ile uyandık. Pencereden baktım, Uludağ’dan inen sis, ovayı çoktan kuşatmış. Bulutlar, gök ve yer grinin binbir tonuna bürünmüş. Aslında böyle havalarda sis ve gri bulutlar nasıl şehri sarıp sarmalıyorsa, hüzünle karışık bir karamsarlık da gönlümüze öylece çöker kalır. Ama bugün hüzne geçit vermeyip sırt çantasını toparlıyor, yağmurluk, şemsiye ve botları kuşanıp yollara düşüyoruz.

Yolculuk çok da uzağa değil. Ankara istikametine, şehrin doğusuna doğru hareket ediyoruz. Önümüzde yaklaşık 13 kilometrelik bir mesafe var. Cumalıkızık Metro İstasyonu’na kadar devam eden yolda sağ tarafımızda sislerin arasından yer yer bütün azametiyle beliren Uludağ, yamaçlarındaki rengarenk evler, göğe yükselen zarif minareler, sisler arasında kaybolup giden teleferik manzarası; seyre doyum olmuyor. Sonunda ana yoldan ayrılıp Uludağ tarafına sapıyoruz. Yaklaşık üç kilometrelik daracık köy yolu  bu mevsimde dahi yemyeşil. İki yanı çamlarla kaplı ve gönüllere sefa.

Köye vardığımızda bizi ilk önce kabristan karşılıyor. Yüksek taş duvarların ardında, yemyeşil ulu servilerin altında yatanları dualarımızla selamlayarak geçiyoruz. İşte karşımızda koca çınar ve meydan. Aslında buraya köy meydanı diyebilir miyiz, bilemiyorum. Zira ortalıkta ne köy kahvesi, ne muhtarlık ne de cami görünmüyor. Ama madem asırlık bir anıt çınar, el emeği pek çok ürün satılan tezgâhlar ve arkalarında iki yanlı sıralanmış köy evleri bizi güler yüzle karşıladı, meydandır o vakit.

Sol taraftaki tezgâhların arasından köydeki hanımların bir araya gelerek kurdukları derneğin kapısına ulaşıyoruz. Burası aslında restore edilmiş eski bir evin hayat bölümü. Yanındaki bahçe kapatılarak daha da büyütülmüş. Duvar kenarlarında ot yastıklı sedirleri, duvarlarındaki raflarında sıralanmış reçelleri, turşuları, tarhana, erişte ve benzeri ürünleri, ortada kurulu kocaman sobası ile sıcacık bir mekân. Dışarıda inceden yağan yağmur, yüksek nem ve ayazdan içimiz titremişti ya bu soba nasıl da iyi geliyor. Dernekteki hanımlar hemen sandalyeleri sobanın karşısına çekip, ellerimize birer bardak dumanı üzerinde buram buram tüten çay veriyorlar da kendimize geliyoruz.  Az sonra dernek başkanı Şerife Hanım kapıda beliriyor. İçerideki sıcaklık sadece sobanın ısısından değil, hanımların gönüllerindeki sıcaklık da dalga dalga yayılıyor. Bir taraftan gözlemeler açılıyor, bir taraftan kaygana pişiyor. Köyü gezeceğiz elbet ama önce biraz oturup ısınalım. Üstelik buralara dair pek çok sorumuz var cevap bekleyen. Şerife Hanım güler yüzü ile bildiği, yaşadığı, gördüğü ne varsa anlatmaya gönüllü.

“Cumalıkızık adı nereden geliyor” diye sorarak başlıyoruz. Uludağ eteklerindeki Ihlamurcu mevkiinde bulunan kilise kalıntısından bölgenin çok eskilere dayanan tarihi olduğu anlaşılıyormuş. Ancak asıl Osmanlı Beyliği 1326 yılında Bursa’yı 1330 yılında da İznik’i fethedince Oğuz Boyları’ndan “Kızıklar”ın bu bölgede  yerleştikleri ve isimlerin buradan geldiği bilinmekteymiş. Bir başka rivayet ise; dağ yamacındaki kayalıklara kızık, bu bölgedeki yerleşim yerlerine de Kızıklar denilmesi.  Köylerin birbirinden ayrılması için dereye yakınındakine “Derekızık”, fidye verene “Fidyekızık”, hamamı olana “Hamamlıkızık”, değirmenliye “Değirmenlikızık”, camisi olan ve topluca gidilip de Cuma namazı kılınan köye de “Cumalıkızık” adı verilmiş. Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan askerlerinin yakıp yıktıkları Kızık Köyleri içinde bir tek Cumalıkızık Köyü bu yıkımdan ve talandan kurtulmuş, özgün yapısal varlığını olduğu gibi sürdürebilmiş. Şerife Hanım’ın heyecanla anlattığı hikayeye göre; kadın ve çocuklar dağa saklanarak Yunan askerlerinden kurtulabilmiş, köyün erkekleri ise ustaca bir hamleyle Yunanlılara Türk askerinin kendilerini kurtarmaya geldiği izlenimi vererek onları püskürtmeyi başarmış, ve köylerini yakılıp yıkılmaktan kurtarmışlar.

350 hanelik köyde bugün 30 ev tamamen yıkılıp gitmiş durumda. Bir o kadarı da oturulamaz halde restorasyon bekliyor. 180 hane ise halen köydeki yaşamlarına devam ediyorlar. Cumalıkızık yaşayan bir tarih. 1980 yılında doğal sit alanı ilan edilmiş ve şimdilerde UNESCO tarafından dünya mirası kapsamına alınmış. Koruma altına alınırken, köy halkının evlerinde normal yaşamlarına devam etmeleri şart koşulmuş.

Pencerenin önünde oturduğumuz sedirde sokağı ve meydanı seyrediyoruz. Bu ne etkileyici bir manzara. Şu önlerindeki satış tezgahları da olmasa kendimi yüzyıllar öncesinde  zannedebilirim. Asırlar boyu aynı yapısal dokuyu, geleneksel yaşamın izlerini taşıdıklarını bilmek insanı farklı âlemlere götürüyor.

Peki nasıl olmuş da bu özelikleriyle köy turistik bir uğrak yeri haline, evler de birer çay ve kahvaltı evine dönüşmüş?

1998 yılında Bursa Soğanlı Bölgesinde yaptırılan büyük parktaki bir bölümde Cumalıkızık Köyü’nün bir sokağına benzer evler inşa edilerek, canlandırma yapılmış. Bu proje kapsamında köy kadınlarından orada gözleme pişirmeleri ve  Cumalıkızık kültürünü ve lezzetlerini tanıtmaları talep edilmiş. İlk başlarda köy ahalisi bu isteğe pek sıcak bakmasa da, bir araya gelen hanımlar kendi aralarında gruplar oluşturarak bu projeye katılmışlar. Aradan geçen birkaç senede gördükleri ilgi ve sağladıkları başarı onların “neden kendi köyümüzde, evimizde mutfaklarımızı açıp misafirlerimizi ağırlamayalım” diye düşünmesine sebep olmuş. Yıldırım Belediyesi ile Valilik de destek verince Cumalıkızık turistlerin ve ziyaretçilerin uğrak yeri haline gelmiş. Bu arada köyde çekimleri yapılan bir televizyon dizisi de ziyaretçi sayısının katlanarak artmasına vesile olmuş.

Sıcacık mekândaki samimi sohbet, edindiğimiz bilgiler çok güzel ama biraz da köyü dolaşmak istiyoruz. Hem böylece anlatılanları yerinde görebilir, o havayı teneffüs edebiliriz. Şerife Hanım gönüllü rehberimiz, birlikte yollara düşüyoruz. Hafif yokuş, taş döşeli dar sokaklar önümüzde uzanıyor. Haydi bakalım.

Mavi, sarı, kiremit rengi, yeşil, mor…  Rengârenk boyanmış evler birbirine sokularak nefes alıyorlar sanki. Öylesine sırt sırta vermişler.  Birlikte yaşamanın, dayanışmanın sembolü gibiler. Kimileri restore edilmiş, kimileri terkedilmiş, bazıları ise eski haliyle oturulan, yedi asrın bütün özelliklerini taşıyan bu evler kapılarını açmış bizleri mi bekliyorlar şimdi? Her önünden geçtiğimiz kapıda durup içeriye bakıyoruz. Dış kısımlarında zemin ve birinci katlar ile avlular moloz taş ve ahşap hatıllı duvarlarla örülmüş. Sokaklardan evlerin içinin görülmesi mümkün değil. Kafesli veya cumbalı pencereler üst katlarda yer alıyor. Genellikle kestane ağacından yapılmış dış kapılar çift kanatlı. Üzerlerindeki tokmaklar ve kapı kulpları ise demirden. O tokmağı vurduğunuzda kapılar sonuna kadar açılıveriyor. Girişte bizi “hayat” bölümü karşılıyor. Eskiden avluya hayvanlar bağlanır, hayatta köşeye odunlar, samanlar yığılır, hatta düğün dernekler burada yapılırmış. Hayattan tahta merdivenle çıkılan asma katlar ise erzak deposu olarak kullanılırmış. Tavanı alçak olan birinci katta kışlık odalar, eyvanın bulunduğu ikinci katta ise yazlık yatak odaları yer alırmış. Şerife Hanım’ın söylediğine göre  Hayat kısımları artık kahvaltı ve çay servisi yaptıkları,  tarhana, erişte, reçel, salça, turşu gibi yerli ürünler ile örgü şallar, oyalar,  bebekler, tahta oymalar gibi el sanatlarını raflarda satışa sundukları çay evlerine dönüşmüş. Ancak bu projenin gereği olarak üst katlarda normal ev yaşamı devam ediyormuş. Yani bu köy ticari bir açık pazara dönüşmekten alıkonulacak, yaşayan bir tarih olarak gelen ziyaretçilerine kapılarını açık tutacakmış. Restorasyonlar asıllarına uygun yapılır ve bu doku hiç kaybolmaz diye umuyoruz. Ancak bildiğimiz, özellikle yazın ve haftasonları köy sokaklarının hıncahınç ziyaretçi dolu olduğu. Kalabalık olsun elbet, gelip görülsün bu güzellikler ama özellikleri kaybedilmesin, bozulmasın.

Yokuş yukarı yürüdüğümüz yol çok dikkat çekici. Sadece insan ve binek hayvanlarının, at, öküz arabalarının geçebileceği genişlikte olan sokakların bir plan dahilinde yapılmadığı anlaşılıyor. Sanki bu yollar sadece inşa edilen evleri birbirine bağlasın diye taşla döşenivermiş.  Hâlâ inceden çiseleyen yağmurun suları yassı taş döşeli dar sokakların orta kısmındaki hafif çukur kanaldan aşağıya doğru akıp gidiyor. Birbirini dik açıyla kesen sokaklar yok. Kıvrılıp uzayarak giden yollar bir bakıyorsunuz önünüzde ikiye, üçe ayrılıyor ya da  birden çıkmaza dönüşebiliyor.

İşte yokuş yukarı yaptığımız yürüyüş şimdi de bizi tadilatı yeni bitirilmiş hamamın önüne getiriyor. Daha önceki onarımda bazı özellikleri yitirilmiş olsa da aslına uygun yenilenmeye çalışılmış hamam artık faaliyete geçmeye hazır. Kooperatif Başkanı bize kapıyı açıp içerisini gezdiriyor. Girişteki dinlenme kısmı “soğukluk”, oradan geçilen “ılıklık” ve asıl yıkanılan bölüm “sıcaklık” ve “halvet”… Bu arada külhanı da görüyoruz. Hepsi tertemiz, yepyeni olmuş. Kısa zamanda kullanıma açılacak, geleneksel kına geceleri, gelin hamamları benzeri törenler yeniden canlandırılacakmış. “Bizi de çağırmayı unutmayın sakın” diyoruz.

Az yukarıdan sola döndüğümüzde karşımıza çıkan küçük meydanda karşılıklı iki kahve, muhtarlık, müze ve camiyi görüyoruz. İşte asıl köy meydanı burası olmalı.

Köy camisi ahşap revakları ile dikkat çekiyor. Ahşap direkler, başlıklar, kalem işleri gerçekten göz alıcı. Hele giriş kapısının üzerindeki büyük boyuttaki el boyaması iki cami resmi tam durup seyretmek için. İçeriye girdiğimizde ise büyük bir sürprizle karşılaşıyoruz. Önümüzde iki mihrap var. Evet, bu cami iki mihraplı. Meğer yıllar önce bir onarımda hemen bitişiğindeki medrese ile aradaki duvar kaldırılarak birleştirilip büyütülünce; yanda kalan mihrap tuğla örülüp, sıvanarak kapatılmış. Tam ortaya da yeni bir mihrap yapılmış. Böylece cami pek çok özelliğini yitirmiş. Ancak son restorasyonda hem girişteki plastik doğramayla kapatılmış dış cemaat yeri açılarak revaklar tekrar görünür hale getirilmiş, hem de eski mihrap ortaya çıkarılıp üzerindeki güzel kalem işçiliği gözler önüne serilmiş.

Caminin hemen karşısında 1992 yılında açılan müze dikkat çekiyor. Duvarlarına yerleştirilen resimler ve yazılarla Cumalıkızık tarihi, gelenekleri, hayatı ziyaretçilerinin gözlerinde canlanıyor. Camekânların içinde köylüler tarafından bağışlanan, birkaç yüzyıl öncesinden kalmış eşyalar, bu köyün kocaman yaşayan bir müze olduğunun kanıtı adeta. Teker teker inceliyor, yazıları okuyarak gelenekler hakkında bilgi sahibi oluyoruz.

Günler kısa, artık yavaş yavaş ayrılma vakti geliyor. “Ama durun bakalım” diyor Şerife Hanım. Daha Cin Aralığı’nı görmemişiz meğer. Ara sokaklara dalıyoruz. İçine girince kendimizi çıkmaz sokakta sandığımız bir yerde, yüksek ev ve bahçe duvarları arasında birden bir kişinin ancak sığabileceği uzun bir yol beliriyor. Geçsek mi, geçmesek mi derken kendimizi ortasında buluyoruz. Koşar adım bu aralıktan geçip köyün sırtlarında hemen hemen son evlerin olduğu noktaya çıkıyoruz. Cin Aralığı isminin hikâyesini yerinde dinliyoruz. Kurtuluş savaşı sırasında Yunan askerleri yakalamak istedikleri köylüleri tam bu sokakta gözden kaybetmiş. Aralıktan geçen köylüler ormanın içinde sırra kadem basmış. “İnsan değil de cin bunlar gözden kaybolup gittiler “diyen askerlerden yadigâr bu dar geçit “Cin Aralığı” diye anılırmış. Önümüzde karşılıklı birkaç ev, sonra bahçeler ve orman var. Ancak yavaş yavaş gün akşama eriyor. Bahçelere baharda geliriz kısmetse.

Dönüş vaktidir diyerek, bayır aşağıya yöneliyoruz. İrili ufaklı taş döşeli sokaklardan akıp giden sularla birlikte akıyoruz adeta. Bu kez bambaşka dar sokakları geçiyor, farklı evlerin önlerinde bizi selamlayanlarla kısa sohbetler ediyoruz. Sultan Hanım’ın evi, taş duvarlarındaki raflarında antika radyoları, bakırları, üst katındaki sedirleri, dantelli perdeleri, halıları, ot yastıkları ve yer sofralarıyla bizi başka zamanlara götürüyor. Girişteki meydana vardığımızda tezgahlar neredeyse toplanmak üzere. Oysa daha köy ekmeği, böğürtlen ve kabak reçelleri alacaktık.

Koca çınarın yanında yakılmış varil sobasında biraz ısınıp Şerife Hanım’la vedalaşıyoruz. Yine geleceğiz nasipse. Bursa’ya ziyarete gelen dostları da getireceğiz. Daha çalmadığımız çok kapı, tadına bakmadığımız farklı lezzetler var. Güneşli bir havada tekrar görüşmek dileği ile ayrılıyoruz.

Adımladığımız sokaklardaki taşlar, hayat veren dağ suyu, dokunduğumuz kapı tokmakları, hayatlarında dünyayı ağırlayan evler, asırlar boyunca dolaştığımız bir gün…