Yazamamaya Dair

Yazamamaya Dair

Düzenli yazmaya ara vereli uzun zaman oldu.
Yazma derken içimdeki sesleri cümlelere dökme eyleminden bahsediyorum. Yoksa çeşitli vesilelerle klavyenin tuşlarına dokunup vazife olarak yazıyoruz elbet. Bazen de yürek kabartan, “bu kadar da olmaz ki” dedirten durumlarda bir silahşör edasıyla, “bunu mutlaka dile getirmeliyim” diye havalanıyorum, ama hemen peşi sıra yazmamakta direnen tembelliğim bahanelerle karşıma dikiliyor. Bir ara, “yazmak değil yaşamak istiyorum” diye öylesine, üstelik haddi de aşan bir bahane tutturmuştum, sanki yazmak yaşamaya maniymiş gibi. En geçerli bahanem de, hayat şeklimin yazmaya fırsat tanımaması. Gerçi bu pek bahane sayılmaz, gerçeklik payı oldukça yüksek. Hayatımı yazmaya göre planlamayı beceremedim bir türlü.

Böyle durumlarda hemen aklıma rahmetli Ahmet Kabaklı hoca gelir. Rahmetli bir koltuğa iki değil, dört beş karpuzu birden sığdırabiliyordu. Hiç de öyle güllük gülistanlık içinde rahat bir yaşantısı yoktu. Ama her durum ve şartta, her gün daktilosunun başına geçer gazete ve dergi yazılarını zamanında kavuştururdu. Öncelik meselesi.

Söyleyeceğim o ki, düzenli yazabilme disiplin gerektiriyor. Gereken önemi verdiğinizde yazmak için elzem olan diğer şartları ona göre ayarlayabiliyorsunuz. Tabi bu arada, günlük yaşantıdan bazı ayıklamalar yapmak, bazı görevleri ve ilişkileri ihmal etmek, eşyanın tabiatı gereği kaçınılmaz oluyor. Hangi değer bedel ödemeden ortaya çıkabilir ki? Önemli olan ortaya çıkan yazının, ihmal edilenleri bağışlatacak ölçüde kelamın sorumluluğunu taşıyor olması.

Yesâri Asım Arsoy merhumla tanışma bahtiyarlığına erişenler hatırlarlar; “Ahirette kelimelerimizden dahi sual edileceğiz” onun dilinden düşürmediği cümlelerindendi. İnsan galiba en fazla dilinin mesuliyetinin altında eziliyor. Boşuna dememişler; “Bülbülün çektiği dili belası” diye. Hele de günümüzde, ucunun nereye vardığını düşünmeden horoz dövüştürür gibi söz yarıştırır olduk. İlle de sosyal medya denilen iki ucu keskin âfat ortamında. Birkaç saniye önce ortaya atılan sözün, iyisini kötüsünü ayırt edemeden ardından adeta kamyonlarla ortama sürekli söz yığınları taşınıyor. Hızla akıp giden cümlelerin bize artı veya eksi ne kattığını düşünmeye zaman yok.
“Ya hayır konuş ya da sus”, bu peygamber nasihatinin sosyal medyadaki laf yetiştirme yarışında karşılığı var mı acaba?

Bu dünyada var olan her şey sonsuzla irtibatlandırılabiliyorsa kıymet ifade ediyor, kelam da öyle. Yunus Emre hazretleri sözün sorumluluğunu ve ahiret ile bağlantısını can damarından söylüyor; “Yûnus imdi söz yatından söyle sözü gayetinden/Key sakın o şeh katından seni ırağ ede bir söz”.

Hak katından ırak eden ifadeler biçimsel yönüyle ne kadar mükemmel olursa olsun, cümleler ne kadar süslenirse süslensin dinleyeni/okuyanı ifsad ettiği ölçüde kişinin kendine de zarar.

Erzurum’da çok fazla yaramazlık yapan çocuklara öfkeyle, “Seni o boydan yukarıya çıkamayasın” diye yarı şaka, yarı ciddi kızarlardı. İnsanı nefs-i emmarede duraklatan bir etkiyle kötülüğü estetize etmek, etkilenen kadar etkileyenin de ufkunu daraltıyor, olgunlaşmasına mani oluyor. “Yürü yürü yolun ile gâfil olma bilin ile/Key sakın ki dilin ile cânına dağ ede bir söz.”

Yazıyla arama mesafe koymamı istemeyen dostlara verdiğim sözü tutmak için bilgisayarın başına oturdum. Ne yazsam diye düşünürken pencereden karga sesine benzer, ama pek de tanıdık gelmeyen kuş sesleri duydum. Baktım, pencereye en yakın dala konmuş bir saksağan kuşu. Karşı ağaçta tüneyen arkadaşları ile ses sese katmış ötüyorlar. Ötmek derken öyle nağme ile şakıma değil, ötmekten ziyade konuşur gibiydiler. Benzerlikleri itibariyle kargaların kardeşi diyebileceğimiz uzun kuyruklu, siyah beyaz renkli saksağanları görünce hasretini duyduğum bir yakınıma kavuşmuşçasına heyecanlandım. Tabiatı tahrip ede ede elde kalanların kıymeti fazlalaştı. İşte bunu yazayım dedim, saksağan kuşunun bana anlattıklarını. Ama daha başlarken cümlelerim yolunu değiştirdi, ben de zuhurata tabi oldum.

Kuşlarla muhabbet belki başka sefere, ya nasip!