Yazar- araştırmacı Sait Başer: “Güncelleme, anlama ve muhakemeyi diriltmek, sonra da daima...

Yazar- araştırmacı Sait Başer: “Güncelleme, anlama ve muhakemeyi diriltmek, sonra da daima zinde tutmak için şarttır.”

Sakarya Üniversitesi Felsefe Blm. em. öğretim üyesi Sait Başer ile bir araya geldik. Türk kültür ve inanç tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan yazarımızla dilden tarihe, hukuktan sosyolojiye güncelleme konusu üzerine enine boyuna sohbet ettik.

 

 

 

Söyleşi: Müge Aydın

 

“Edebiyat ve Kültür Açısından Güncellik Arayışları” başlığı ile Divan Edebiyatı Vakfı’nda sunumlarınız başlıyor. Sizce güncellik nedir?

Türkçe’de güncellik kelimesinin kullanışı çok yeni. Yirmi, otuz senelik bir kelimedir. Neden üretti bunu Türk Dil Kurumu? Özellikle medya faaliyetlerinin “aktüalite” adıyla günlük kullanımda sıklıkla geçmeye başlaması üzerine “Aktüalite kelimesinin yerine ne kullanalım?” arayışı başladı. Bu arayış sonucunda “güncellik” kelimesi ve “güncellemek” fiili üretildi. Aktüel kelimesinin köküne bakarsak, Latince kökenli olduğunu görüyoruz. Oradan Fransızca’ya ve diğer batı dillerine geçmiş. İncil’de de geçen “akt” kelimesi, Tanrı’nın işleri anlamına geliyor. Sürekli yaratma halini anlatıyor. Yani kutsallıkla ilintili bir kök bu.

Aksiyon kelimesinin de kökeni sanırım…

Evet, aksiyon da aynı kökten geliyor. Semantik düzlemde bir kavram ailesi var. “Bunun karşılığı Türkçe’de ne olabilir?” diye aranmış ve güncellik kelimesi bulunmuş. Doğru mu, yanlış mı tatbik edildi? O ayrı bir tartışma konusu, ancak belli bir kesim aktüel kelimesini kullanmaya devam etti ama şimdi o direnç dağıldı, hepimiz kullanıyoruz.

“Felsefi derinliği var mı, yok mu tartışması?” ile lüzumsuz enerji sarf etmeye gerek yok diye düşünüyorum. Dilin bin bir yüzü var. Bu yüzler içinde, Türkiye’nin kültürel gerçekliği olarak dil kurumu ile Türkçe ilişkileri de var. Güncel kelimesi derinleştirilmeye, bir felsefi öz kazandırılmaya müsait bir kelime. Bu kelime ile ifade edersek, kültürün de güncellenmeye ihtiyacı olduğu fikrindeyim.

Peki, kültürü nasıl güncelleyebiliriz?

Kültür esas itibariyle üretilirken günceldir. Zamanla bir ihtiyacın cevabı olan formüller birikir. Bu biriken yapı, belli başlıklar altında tasnif edildiğinde de biz ona “kültür” deriz. Kültür dediğimiz şey dogmatik bir yapı değil. Bir toplumun zaman içinde ihtiyaçlarına bulduğu cevapların toplamıdır kültür. Bir yığın tarifi var kültürün, ancak böyle bir tarif de getirilebilir.  Geçmişte toplumun ihtiyaç duyduğu konulara bulduğu çözümlerdir. Siyasette, sanatın muhtelif dallarında, dilde, edebiyatta olabilir…

Bugün güncelleme kelimesi ile bir değerin tekrar yenilenmesi, şimdiki zamana uygun hale getirilmesini kast ediyoruz. Yalnızca bugün değil, geçmişte de bu ihtiyaç vardı. Geçmişte “tecdid” kelimesi kullanılırdı. Fiil olarak da tecdid etmek diye geçer. Güncelleme yapanlara müceddid deniyordu. Cumartesi günkü toplantıda Müceddidiye diye bir ekolden bahsettim hatırlarsanız…

Kavramı biraz daha açabilir misiniz?

16. yüzyılda, İslamiyet’i güncelleme ihtiyacı hissetmişler. Bu işi yapan kişi bir Hintli Müslüman, Ahmet Farûk Serhendî. İmâm-ı Rabbanî namıyla meşhurdur. Taraftarları Müceddid-i Elf-i Sânî, yani “ikinci bin yılın yenileyicisi” diye adlandırdılar. Bazen yeni sıfatı verilen şeyler eskir, ama o sıfat adında kalır. Eminönü meydanındaki Yeni Camii adlı tarihi eserimiz gibi…

Şimdilerde onarımda mesela…

500 yıllık eser ancak adı Yeni Camii. Adının başında yeni kelimesinin bulunması, kimi zaman kavramın karşılığını anlatmaz. Müceddidiye kavramı İslam dünyasında, vakti zamanında ilgi görmüş olmasına rağmen, kendisi de yenilenmesi gereken bir anlayışa dönüşmüş. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, “Bugün yeni bir gün, yeni bir söz söylemek lazım.” diyor ya.

Yunus Emre Hazretleri de “Biz her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” diyor.

Yenilenme, Ahlak-ı İlahî’nin icabı olarak Müslümanlar tarafından da ihtiyaç duyulan bir faaliyettir. Yenilenecek, çünkü geçmiş zaman ihtiyaçlarına verilen cevaplar bugünün birçok ihtiyacını tam olarak karşılamıyor. Bazılarını ise hiç karışılamıyor. Şimdi karşılamıyor diye bunlar gereksiz mi, değersiz mi oluyor? Hayır, olmuyor ancak uygulama şansı yok. Hayatımızın hemen hemen bütün elemanları değişmiş. İhtiyaçlar, üretim, tüketim ve iletişim biçimi değişmiş… Öyle değil mi? Uzaklar yakın olmuş… Mesela, mektup diye bir şey vardı düne kadar. Bugün hiç kimse mektup yazmıyor. Mektubun ne olduğunu yeni kuşak bilmiyor.

Ben o dönemin sonuna yetiştim, annemin mektup yazdığını hatırlıyorum…

O dönemi biliyorsunuz diyelim, neye yaradı? Elektronik haberleşme imkânlarının şahlandığı bir zamanda mektup yazmayı kim göze alır? Belki, edebi bir tür olarak devam ettirenler olabilir, ama bir iletişim yöntemi olarak değil. Bir devirdi o, gelip geçti…

“İyilik, doğruluk, güzellik…” gibi çeşitli kavramlardan bahsediyoruz. Baktığımızda, Türk geleneği ile İslami değerleri anlatan bu unsurlar, aynı ahlak anlayışını anlatıyor. Bu kavramlar üzerine konuşabilir miyiz?

Tabii…  Ahlakî ve estetik değerler üzerine de konuşalım. İyilik- kötülük, güzellik- çirkinlik izafidir, subjektiftir. Neye “iyilik” diyoruz, neye “kötülük” diyoruz? İyiliği niçin tercih ediyoruz? İyi olmadığını düşündüğümüz davranışları ya da kişileri niye ahlakî zaaf içinde görüyoruz? Burada asıl konuşulması gerekli olan unsur “insan”dır.

İnsan, büyük bir başlık konusu. İnsan, hayatına bir anlam kazandırmaya çalışıyor. Aradığı anlam ise dış dünyada yok. İnsanın ürettiği bir şey anlam. Eşyada anlam yok.  Acizsin, acıkıyorsun, susuyorsun ve nefes almak için havaya ihtiyaç duyuyorsun. Bir koah hastasına nefes almanın nasıl bir nimet olduğunu sor da anlatsın. Biz nefes aldığımızı fark bile etmiyoruz. İnsan mükemmeliyette düşünme ihtiyacı duymaz. Arayış mükemmeliyette söz konusu değildir. Neyi ve niçin arayacak ki?

Arayış ne zaman başlıyor?

İhtiyaç hali açığa çıkıncaya kadar, mükemmelin hüküm sürdüğü yerde arayış olmaz. Her şey tamdır. Aramak, eksiklik söz konusu ise vardır. Arapça’da buna acziyet deniyor, Türkçe’de ise eksiklik. Biz eksiğimizin farkındalığı üzerinden duygulanma ve fikretme sürecine gireriz. Eksiğimizi fark ettiğimiz anda, o eksiğin adını koyarız. Eksiğin adını koyduktan sonra da nasıl tamamlanacağına bakarız. Adını koyuşumuz, duyumsama ile ilgili bir kelime bulmamızı da beraberinde getirir. Ad koyma işlerinde, ihtiyaçlar listesi belirleyici olur.

Güncelleme açısından dili nasıl ele alabiliriz?

Dili, geçmişte neye ihtiyacımız olduğunu görmek için analiz edebiliriz. Elimizde dil birikimi var. Elimizde edebi eserler, lügatler var… Bütün bu metinler, yazanlar tarafından ihtiyaçların giderilmesi uğruna oluşturulmuştur. Eksiği tespit ediyor, sonra bu eksiğin giderilmesi için fikir mesaisi sarf etmeye başlıyor. Bu fikir mesaisi, alanına bağlı olarak edebiyat, hukuk, tarihçilik, din adını alıyor… Böyle bir birikim oluşuyor. Medeniyet tarihine baktığımızda, bu mesainin ürünleriyle toplumun ihtiyaçlarını karşıladığını görüyoruz. Diyelim ki, bir hukuki alan düzenlemesinin toplumu belirli bir süre rahatlattığı, ilişkileri tanzim ettiğini görüyoruz. Öyle bir zaman geliyor ki, o metin ya da o metnin tarif ettiği suç ve ceza ilişkisi hayattan çekiliyor. Bambaşka bir düzleme aktarılmış oluyor. O hukuk metni de arkaik bir metin olarak kalıyor elinizde.

Metinler şekil olarak değişirken, kapsamı nasıl ele alınıyor?

Kanuni’nin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi’ye hazırlattığı Budin Kanunnamesi’ni ele alalım… Uygulama şartlarını, hitap ettiği insan kesimini kaybetmiş. Tasvir ve tertibe çalıştığı ilişkiler ve değerler sistemi tamamen ortadan kalkmış. İşi bitmiş mi? Bakın, hukukî metnin düzenleyicilerinde insanın özüne dair bir algı, görünür metnin altında bir görünmez metin olarak bize intikal etmiştir. Diyelim ki görünür metinde hırsızlığın tarifi, cezaların türleri gibi bilgiler var. Bunların işleyişi bugün yoktur ancak “hak” konusu bu metnin altında saklıdır. Hak duygusu bize bugün de gerekli. Elimizdeki güncel düzenlemeler ya da aktarılmış bilgilerde, yine hak duygusuna ihtiyaç var. Şimdiki hukuk sistemimiz aktarma bilgiler ile düzenlenmiş. Fransız, İtalyan, İsviçre hukukundan yaptığımız iktibaslar var.

Alıntılar ihtiyacı karşılıyor mu?

Bu alıntılar, belirli bir ölçüde ihtiyaçları karşılasa bile, toplumun psikolojisi ile intibak sağlayamayabiliyor. Geçen yüzyıl boyunca can acıtan örnekler var. Toplumun yeni bir metin üretecek zamanı belki de yoktu. 1920’li ve 1930’lu yıllardan bahsediyorum. Bir genel kanaat ile batılılaşma stratejisi çerçevesinde, hukukî metinlerin topluma aktarılması, ithal edilmesi toplumun yıllardır inşa edegeldiği psikolojisi ile intibaksız kaldı. Şimdi bu intibaksızlığın sıkıntıları ile yüz yüzeyiz. Güncelleme ihtiyacı duyduğumuzda, mevcut sistemin yol açtığı arızalardan istifade edeceğimiz gibi geçmişte toplumu mutlu eden ama artık arkaik hale gelmiş olan metinlerin psikolojik ve felsefi ilkelerini de bir tür hukuk arkeolojisi yaparak, bir hukuk felsefesi çıkarmak adına kullanabiliriz.

Alıntı metinler arasında anlam arayışı içinde miyiz?

Hukuk sistemi üzerinde bir güncellemeden bahsedeceksek, güvenlik ihtiyaçlarının yanında, toplumdaki genel vicdan algısını sunacak o eski metinlerin arka planlarıyla ilgilenmemiz lazım. Dil dedik, tarih dedik ancak güncelleme konusu pek çok başlık altında ayrı ayrı konuşmaya değer bir konudur. Mesela, Kutadgu Bilig üzerine çalıştım biliyorsunuz. Kutadgu Bilig’de bir görünür metin var, bir de görünmez metin var. Görünür metin 1069 yılında, yazıldığı tarihte o toplum tarafından, zaten herkesçe bilinen bir genel paradigmaya uyuyor.  Aradan bin yıl geçmiş, herkes tarafından bilinen paradigma aradan çekilmiş. Elimizde o paradigmaya dayandırılan bir “sözel dış yapı” kalmış. O metne anlamını veren alt metni, yani dayandığı dünya görüşünü göremediğimiz vakit, metni gerçekten anlamış olmuyoruz. Mesele sadece sözel yapıyı çözmek değil ki. O sözel yapı, çok ciddi bir tarihi birikimi ve değer yargıları sistemi üzerine oturuyor. O zaman yapacağımız iş nedir? Bu tür metinlerin arka planlarını keşfetmeye çalışmalıyız.

Peki, Türkiye’de güncelleme ihtiyacı neden bu kadar öne çıkıyor?

Birkaç sebebi var… Maalesef, doğru dürüst analizden geçirilmemiş bir kültür tarihinden geliyoruz. Türk Kültür Tarihi, hem kendi yekpareliği içinde güncel bir anlamlandırmayla görülememektedir hem de o yekparelikteki mahiyet bilinememektedir. Bütün unsurlarıyla zamanın içinde seyrederken yapının uğramış olduğu kırılmalar, çatlamalar, duraksamalar ve büyük acılar var. Biz o acıların niteliklerine de aşina değiliz. Türkiye’de Alevi- Sünni melesi konuşuluyor. “Nedir bu?” diye sorsanız, nüfusun büyük bir kesimi bilmez, ama bu adlandırmalar üzerinden toplumda görülen bir kutuplaşma var. Tarihi perspektife hâkim olsaydık, dinsel gibi görünen bu ayrımın aktüalitesi tamamen ortadan kalkmış bir siyasetin ürünü olduğunu görürdük. O zaman da davalısı, davacısı kalmamış bir hikâye ile sanki kan davası güder gibi, birbirimizi huzursuz edip durmazdık. Güncelleme bu bakımdan çok önemlidir. Biraz önce dil ve hukuk dedik, bakın şimdi de dini kavramlarda aynı ihtiyacı tespit ediyoruz.

Toplum ve insan ilişkileri ile adım adım geldik…

Tabii, sosyolojik unsurlar ile ele aldık. O halde bizim kültür tarihimizi kendi bütünlüğü içinde masaya sermek ve kuşbakışı ile bir daha düşünmek zorundayız. Kültürü üreten tarihin siyasî cephesi hakkında bazı bilgilere sâhibiz. Meselâ Alevî- Sünnî meselesini felsefî ve itikadî yanları ile açıklayamaz birçok insan ancak Şah İsmail ile Yavuz Selim kavgası dedin mi bilirler, Çaldıran dedin mi bilirler. O halde bildiğimiz yönleri bilmediğimiz yönlerin çözümünde bir anahtar olarak kullanabiliriz.

Mesela, günümüzde teorik tasavvuf anlatılıyor. “Vahdet-i vücud”un ürünü olan tasavvufu, Muhyiddin İbnü’l Arabî’nin ya da onun yolundakilerin yaptıkları açıklamaları bir tür teori gibi alıp aktarılıyor. Oysa mevcut kültürel birikimin analizi üzerinden anlatılmasının daha faydalı olacağı kanaatindeyim. Türkçe’nin içinde muazzam bir vahdet-i vücud perspektifi var. Dil, birliği anlatıyor. Mesela, çoğaltmak manasında kullandığımız kelime “biriktirmek”tir. Bütün dünya dilleri çoğaltmak diyor. Oysa biz, çokluğu “bir” ile tarif ederiz. Fikretmek, bir zihin faaliyeti yapmak demek. Çeşitli söyleniş biçimleri var. Türkçe buna “düşünmek” diyor, “düşmek” fiilinden alıyor, “-n-” dönüşlülük ekiyle kendine düşme anlamında kullanıyor. Gönlüne düşmek diyor. “Gönül nedir?” diyorsun. “Tanrı ocağı” diyor çünkü köngülün kökü olan “kö-“   “yanmak” demek. Gönülde bir fikrin zuhur etmesi durumuna da “uyanmak” diyor. Uyanmak, yanmak ile ilgili… Bir yanma oluyorsa beraberinde uyanma da oluyor. Türkçe’de yanmak ve uyanmak aynı “od” kökünden gelir. Bunu çoğaltmak mümkün…

Örnek verir misiniz?

Mesela mimaride, tezhip ve minyatür gibi süsleme sanatlarımızda bu örneği görmek daha kolay. Süsleme sanatlarındaki ana niteliği kavramış olsaydık, Türk ve İslam Sanatları’ndaki ilâhîleştirilmiş anlama modelini anlatırdık. Her şeyin bir açıklaması var. Mustafa Aksoy dostumuz sayısız defa anlattı. Bir sembolik desen (damga) “Pazırık halısı”nda da var, Bakü’den alınan halıda da var. Aynı motif, Amerikan yerlilerinin ürettiği halılarda da var. Baktığımızda Araplarda, Ermenilerde, Ruslarda yok ancak Ruslar ile iç içe yaşayan Tatarlarda var. Neden?  Bir kültürel gelenek bu… Pazırık halısındaki damgalarda da Selimiye Camii planında da aynı geometri var, kültürel dna gibi… Kulağın kendi müziğini seçişi gibidir bu. Nasıl kulağımız bir Macar müziğini, bir İspanyol müziğini, Rodrigo’yu, Bach’ı tanıyorsa öyle tanırsınız size yakın olanı. Köylü kız bir desen dokuyor. Halısında, kiliminde, heybesinde aynı geometri, aynı sembolizm…

Bu motifin bir hikâyesi var, değil mi?

Bir hikâye değil, çok büyük bir hikâye var. Kök Tanrı’nın sembolü bana göre. Türeyişin hikâyesi var o ana damgada. Bizim farklı farklı olduğunu düşündüğümüz motifler, çok yüksek ihtimalle tek bir ana damganın farklı yerlerde kullanılmasından ibaret. Oysa bir motif/form var, kullanım alanları çeşitli. Biz kültür tarihimiz içinde birtakım kırılmalara maruz kaldık. Demin bahsettiğimiz Şah İsmail ile Yavuz Selim arasındaki çatışmanın yarattığı travma ile biz bir paradigma/anlama-inanma modeli değişikliği yaptık. Bir anlama modeli değişikliği yaptık. Eşariliğe geçmek dediğimiz olgu, ontolojik algı değişikliğidir. Kendi kabullerimizi terk etmeyi denedik. Toplum bütünüyle bunu terk etmedi fakat yöneticiler İran’a karşı tedbir olsun diye Arap dünyasının kabullerini bir ezber olarak aldı ve topluma giydirmeye çalıştı.

Taklit etmeye böyle mi başladık?

Biz bir şehadet ve tahkik medeniyeti idik. Taklit etmeye başlayınca, medeniyetimizin yürüyüşü durdu. Taklit meşrulaşınca mimarimiz üretkenliğini kaybetti. Fikir dünyamız üretkenliğini kaybetti. Siyasetimiz hamle gücünü kaybetti. Sosyal yapımız kendi iç dengeleri ile yüzyıllar içinde edindiği dinamizmini kaybetti. Bir tür sınıflaşmaya yöneldi. Hâlbuki sınıflı değildi bizim toplumumuz. Sınıflaşmaya meyledince adaletsizlik paralel olarak yaygınlaştı. “Kadı mezarı gibi inlemek” diye bir deyim var Türkçe’de. Adaletsizliğin şiddetlendiği dönemlerin bir ürünüdür bu deyim. Toplum, adalet beklediği makamdan zulme maruz kalınca kendi dilinde böyle söylüyor. Ebediyen durmayan bir inilti tasavvur ediyor. Toplumun vicdanı, onu ebediyen cehenneme mahkum ediyor. O halde, bizim anlama modelimize dair bir güncellemeye de ihtiyacımız var.

Anlama modelini nasıl güncelleyebiliriz?

Arap dünyasından aktardığımız model, taklit modeliydi. Zaten onun derinliği yoktu, sığ bir şeydi. Devlet yapısını, toplumun dinamizmini zayıflattı. Medrese iflas etti, derken tekkenin yanına o medreseyi teslim alan anlayışa bağlı bir anlayış geldi. Denize düşen yılana sarılır sözünün dediği gibi bize uygun olmayan sistemleri aldık. Anlama tecrübeye bağlıdır. Batının sistemi, batının tecrübesinin ürünüydü. Biz kudreti biçime atfettiğimiz için bu tecrübeye sahip olmadan, anlamadan sitemi aldık. 16. asırdan sonra içinde bulunduğumuz taklit geleneğinin insanları olarak aldık. Taklitçiliğe alıştık. Ürünü alıyoruz ancak muhakemesine yabancı kalıyoruz.  Güncelleme muhakemeyi, anlamayı ve yeniden dirilmeyi sağlamak; doğrulmak, ayağa kalkmanın yolunu bulmak için şarttır.

Türk toplumu düşünemiyor, anlayamıyor. Bu sebeple son kitaplarımdan birini adını “Anlama Krizi” koydum. Toplumun meseleleri ile ilgilenen bir insan, bir sosyal bilimci kitabına bu adı koyar mı? Bir itham yok mu? Bir kişi bile “Neden bu ismi seçtiniz?” diye sormadı. Herkes, “Ne kadar doğru bir isim.” dedi.  Din alanında, felsefe alanında, reel politikalarda, hatta bölük pörçük romantik ilişkilerde bile anlama krizi içindeyiz… Sistemli bir doku oluşturması gerekirken parçalanmış vicdanın ve muhakemenin derme çatma sonuçları ile idare etmeye çalışıyoruz. Kültürümüzün en canlı olduğu dönemlerde işleyen muhakemeyi keşif adına şiddetle harekete geçme ihtiyacındayız… Ben diyorum ki, bir büyük güncelleme ile biz asıl modelimizi diriltmek ve yeniden anlayan fertlerden meydana gelen gerçek bir toplum olmak zorundayız.

Güncelleme adına bize düşen görev nedir?

Güncelleme, en çok anlama işlemini uyandırmak için lazım. Anlama bireyseldir. Herkes kendi tecrübesi, çilesi, sevdaları bağlamında uyanır. Kendi örneğimi özetliyeyim isterseniz: Farkındalıklarımın hayatımda bir karşılığı var çünkü. Kutadgu Bilig okumaları yaparken, kimsenin fark etmediği unsurları gördüm. Otuz beş sene öncesinden bahsediyorum… Niye gördüm? Yalvaçlıyım, Ispartalı bir Bayat Türkmeniyim. Annemin, babamın, babaannemin konuştuğu kelimeleri ve kavramları Kutadgu Bilig’de buldum. Ben altı yaşındaydım İstanbul’a geldiğimizde, ancak kulağımda o kelimeler vardı. Birçok Türkolog’un bulmakta sıkıntı çektiği problemli konuları, o bilginin yardımı ile çözdüm. Bütün araştırmalarda, kaynaklarda, sözlüklerde bulamadıklarımın cevabını bir akşam sohbet sırasında annem söyleyiverdi. Türkolog olduğu için değil, onun dilinde bu kelimenin bir karşılığı olduğu için.

Yaşama mücadelesi ile değerler arasındaki mücadeleyi İstanbul’a geldiğimiz zaman tecrübe ettik. Rahmetli babam, askerde okuma-yazma öğrenmiş, el arabası ile ticaret yapan, geçim sıkıntısı çeken bir insandı. Ta doğduğumda, kırkım çıkmadan fıtık olmuşum. Elimle karnımı tuta tuta dolaşırdım. Lise sona kadar bu fıtık ile yaşadım, sonra ameliyat oldum. Düşünün, babam bu halimle beni de yanına alırdı arabası yokuşlarda kalmasın diye. Bir yaz tatili belki geçime katkısı olur diye bize balon sattırdı. Yedi yaşında bir çocuktum, sokaklarda balon sattım. Bilmeden roman mahallerine girmişim, orada balonlarımı çaldılar. Uğundum kaldım, oturdum ağladım kaldırım taşında.

Sorumluluk bilinci ile çocuk yaşta tanışmışsınız.

Değerlerin, aile dayanışmasının ne olduğunu bir tarif ile değil, tecrübe ile keşfettim. O çetin şartlar içinde, insan huzur bulmak ister… Bazı özel arkadaşlıklarım, dostluklarım, sevdiklerim oldu. O ilişkilerin kazandırdıkları var. Fuzûlî’nin, “Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever/ Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever” dediğini duyduğumda, “Ne diyor?” demedim. Bizim vaktiyle yaşadığımızı tarif ediyordu, tanımadığım bir kavram değildi. Dolayısıyla Yunus Emre, Mevlâna ve Eşrefoğlu Rûmî ile karşılaştığım zaman hiç yadırgamadım. Mesnevî’yi ilkokula giderken okuyordum… Rahmetli babamın bana yaptığı en değerli iyiliktir. Yağmurlu bir kış günü yine babam ile karanlığın çöktüğü bir saatte eve dönerken, bana döndü: “Sait, seni buraya üye yapayım mı?” dedi. “Nereye baba?” dedim. “Bak, burada bir kütüphane var.” dedi. Oradan kaç defa geçtiysek hiç fark etmemişim, o akşam ilk defa gördüm. Tek katlı, içeri tarafta kalan bir binaydı. Hayatımda aldığım en değerli ödül odur. Benim için bayram sevinci oldu. Derme çatma bir evde oturuyoruz, gerisini siz düşünün. 1960’lı yılardan bahsediyorum.

Yeni bir dünyanın kapıları açılmış size…

Öyle oldu. Gün aşırı kitap alma imkânı veriyordu şartlar. Her iki günde bir gidip kitap alıyorduk. Önce masal kitapları ile başladık. Eflatun Cem Güney’in “Gökten Üç Elma Düştü” adlı kitabıydı ilk aldığım. Böyle başladık, derken masallar bitti, tarihi romanlara geçtik. Daha ortaokula gitmeden Türk Tarihi’ni romanlar üzerinden öğrenmiştim.  Oradan dünya klasiklerine geçtik…

Bir tat almışsınız okuma alışkanlığına, bilgiye dair.

Kütüphanede bana göre okunmadık kitap kalmayınca kendi kitaplarımı almaya başladım. Bir dönem bitti ve böylece yenisi başladı. Liseyi bitirdikten sonra endüstri tasarım bölümüne girmiştim. Birkaç yıl da okudum orada. Saldırdılar bana, sene 1979.  Kafamda otuz, kırk dikişle oradan çıktım, ölümden döndüm. Ağzımda diş kalmadı, kaşım patladı. Hiç unutmam, diri diri dikti doktor. Sol-sağ ideolojik çatışmalarını gördük. Aynı memleketin çocuklarıyız, bu düşmanlık nereden gelebilir? Ontolojiye bağlı sanat, tarih ve din anlayışlarını fiilen gördüm. Ontolojiler farklı… Türkiye’de etnik kimlik farkı yoktur. Ontolojik algı farkı vardır. Materyalist ontolojinin çocukları var. Dualist bir din algısının ürettiği İslam algısı var, ona Müceddidiye diyoruz. Bir de monist vahdet-i vücud eksenli ontoloji var. Başarılı dönemlerimizdeki monist algı, 16. asırdan sonra taklit eden ve şehadeti imkânsız gören algıya yerini bırakıyor. Bunun yarattığı taassup ve çöküntü bizi materyalist, pozitivist yapıya mecbur ve mahkûm hale getiriyor.

Benim tecrübemin beni getirdiği yer bu. Her insanın yaşadığı hayat yegânedir. Bu bakımdan belki eğitimcilerin, anlamayı merkeze alan bir eğitim modeli yürütmeye karar vermeleri, rehber eğitimcilerin her öğrencinin kendi tecrübesine odaklanması gerekiyor. Çocuk geliyor karşınıza, onun anlama imkânlarını tanımadan ona bir yığın afakî ve teorik sistem aktarmak, sadece bir ezber mahkûmu yetiştirmeye sebep oluyor. Ezberler arasında insanların ömrü tükenip gidiyor. Bizim hep beraber bir anlama seferberliği yapmamız lazım. Bu işin bireysel olduğunun bilinciyle her bir insanı kendi mâcerâsı içinde uyandırmanın yöntemini bulmak ve bu yöntem içinde bu işi yapmak lazım.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Estağfirullah Müge Hanım kardeşim. Ben de size emekleriniz, yorgunluğunuz için teşekkür ederim. Kolaylıklar dilerim…