Yeşil Bursa’da “Yeşil” Bir Semt

Yeşil Bursa’da “Yeşil” Bir Semt

Özden Gülen

Yürüyoruz. Eski Bursa öyle araçla gezilmez. Adım adım dolaşılır. Zira her köşebaşında karşımıza çıkacak bir ecdat yadigârı vardır. Bugün yolumuz Yeşil’e düştü. Yeşil, kadim şehrin ismiyle anılan renkle kuşatılmış semt. Sadece bir semt mi? Değil elbette. Yüzyıllarca süren hikâye, bir miras, bir nefes… Bir vakitler mücevher güzelliğinde olan bu  tarihi şehir, yetmiş sene evveline kadar dokusu henüz bozulmamış, yemyeşil, sakin, asude bir diyârmış. Heyhat!

Setbaşı’ndan Yeşil’e dönüp dar sokağın sonunda bizi bekleyen Yeşil Türbe’ye doğru adım adım ilerliyorum. Cumbalı  evlerden arta kalanlar sokağın iki yanına dizilmiş, beni teselli eder gibiler. Şehrin asıl dokusunu bir nebze de olsa hissettiren bu yol, zamanında adı gibi yemyeşil ağaçların arasında yer alan külliyeye çıkar.

Yeşil semtine adını veren külliye, 1414-1419 yılları arasında Sultan Çelebi Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Cami, türbe, medrese, hamam ve imaretten oluşan Yeşil Külliyesi tüm ihtişamıyla, tarihte Fetret Devri’nin sona ererek Osmanlı Devleti’nin yeniden ve daha güçlü bir şekilde doğuşunun ispatı gibidir. Bu dirilişin ardından Osmanlı, hem devlet yönetiminde, hem bilimde ve sanatta yeryüzünün önemli bir coğrafyasının hâkimi olmuştur. Yeşil Cami, bu hâkimiyetin kutup yıldızıdır, muştucusudur.

Soldaki kapıdan geniş bahçeye giriyorum. Ağaçların arasında yürürken geçmiş zamanların huzuru ruhuma işlemeye başlıyor. Bursa ovasını seyreden tepenin üzerinde yükselen cami, Sultan Çelebi Mehmed’in vefatı nedeniyle II. Murad devrinde tamamlanmış. Kuzey cephe ortasındaki taç kapısında bulunan Arapça kitabeye göre mimarı Hacı İvaz b. Ahî Bayezıt (Hacı İvaz Paşa); bitirildiği tarih Aralık 1419’dur. İç mekânda, hünkar mahfili üzerinde yer alan yazıttan anlaşıldığı kadarıyla yapının nakkaşı, “Nakkaş Ali” olarak da bilinen Ali b. İlyas Ali (ünlü divan şairi Lâmiî Çelebi’nin babası), süslemelerinin tamamlandığı tarih 1424 imiş.

Yeşil Camii kapısının ve pencerelerinin etrafındaki mermer oymacılığıyla da ayrı bir şaheser. Bu güzel kapıya 400 yıl kadar önce bakan Evliya Çelebi bakın neler söylüyor:  “Bir kıble kapısı vardır ki, sağında ve solunda yüksek kemerine varıncaya kadar kat kat, düğüm düğüm rumiler ve zülf-i nigâr fevkalade nakışlar vardır. Bunlar öyle nakışlar ki, kâğıt üzerine hiç kimse kıl kalemle bile yazamaz. Amma mermer üstadı bu kapıya tam üç yıl ham mermer üzerine keser vurarak ustalığını göstermiş binanın sahibi Mehmet handan üç sene zarfında kırk bin altın almıştır. “Yeşil imaret kapısı kırk bin altına yapılmış ve süslenmiş “diye destan olmuştur. Doğrusu kara ve deniz seyyahları tarafından beğenilmiş bir yüksek kapıdır.” (Seyahatname)

Aynı zamanda hükümet konağı olarak inşa edilmiş yapı, ters T plan şemasına sahip ve üzeri iki kubbe ile örtülmüş. Kronolojik sıraya göre bu plandaki yapıların, Orhan Gazi Camii ile Yıldırım Camii’den sonra üçüncüsü. Caminin büyük ve olağanüstü oyma süslemeleri bulunan ana kapısından yan odalara açılan dar bir koridora giriliyor. Asıl ibadet alanına Bizans başlıklı iki sütunun ortasındaki alçak bir kapıdan geçiliyor. İbadet mekânın iki yanındaki simetrik odalar, sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yerler olarak yapılmış. Doğudaki oda Anadolu Beylerbeyliği’nden gelenler için, batıdaki oda Rumeli Beylerbeyliği’nden gelenler için ayrılmış. Daha sonraları bu odalar mahkeme salonu olarak kullanılmış. Kıble eyvanı orta mekândan dört, yan eyvanlardan bir basamak yükseltilmiş. Esas mekânın ortasında bir şadırvan, üzerindeki kubbede aydınlık feneri bulunuyor. Girişin iki yanındaki merdivenlerle üst kata çıkılıyor. Üst katta ortada hünkâr mahfili, iki tarafında saray daireleri bulunuyor. Bu noktada Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi isimli tablosunu hatırlıyorum. Ressamın tablolarında sıklıkla kullandığı mekânlardan biridir Yeşil Camii ve Yeşil Türbe. Kaplumbağa Terbiyecisi çizilirken de hünkâr mahfili pencerelerinden biri kullanılmış ve çiniler aynen resme aktarılmış.

Cami, mimari özellikleri yanında Erken Osmanlı Çini Sanatı’nın karakteristik eserlerinden olan süslemeleri ile de büyük bir öneme sahip. Bu yapıda renkli sır tekniği kullanılmış. Turkuaz, mavi, yeşil çiniler mekâna inanılmaz bir serinlik, huzur ve derinlik veriyor. Özelikle iç mekânda eyvanlar, müezzin mahfilleri, hünkâr mahfili, tabhaneler, şahnişinler ve mihrap çini süslemenin yoğun olarak kullanıldığı bölümler. Bunlar arasında bütünüyle çini ile kaplanmış mihrap zengin süslemeleriyle dikkat çekiyor.

Sol yandaki eyvana çıkarak yerle bir olan pencerelerinden birinin içine oturuyorum. Bu noktada zaman adeta duruyor. Dudaklarımda Tanpınar’ın dizeleri: “Duyduk bir musikî gibi zamandan/ Çinilere sinmiş Kur’an sesini”

Bir taraftan hayranlıkla ahşap işçiliğinin güzel örneklerinden olan giriş kapısını ve pencere kapaklarını seyrediyorum. Mihrabın batısında bulunan, tepesi altıgen külahla örtülü minber de özenli bir ahşap işçiliğinin ürünü. Hat yazılarının içinde en dikkat çekenler ise; mihrabın alnındaki çiniye nakşedilmiş Şeyh Sadi’nin Gülistan adlı eserinden alınan “Zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebali onun boynunda kaldı” beyiti ile “Cennet cömertlerin yurdudur.” Hadis-i Şerifi…

Camiden ayrılarak Yeşil Türbe’ye çıkan merdivenlere ilerliyorum. İki tarafta yer alan koyu yeşil serviler arasında yükselen turkuaz çini kaplı türbe yüzyıllardır Bursa’nın sembolü olmuş. Çelebi Mehmed tarafından 1421 yılında yaptırılan türbe sekiz köşeli bir yapı olup, dıştan yüksek kasnağı, sivri kubbesi ile karakteristik bir üsluba sahip. Kuzey yönündeki girişin sağında ve solunda yer alan mihrapçıkları, ayakkabılıkları, kapı üzerindeki skalaktitleri, kitabesi, dilimli kubbesi, çeşitli renk ve motiflerdeki çiniler ile bezenmiş. Çiniler kabartma ve sır tekniğinin en güzel örneklerinden. Çelebi Mehmed’in çiniler ile bezenmiş sandukası sekiz köşeli, üzeri çini kaplı bir mermer kaide üzerine yerleştirilmiş. Ayrıca beyaz, mavi, sarı, lacivert çinilerden oluşan yazı bordürü ile süslenmiş. Mihrap nişi oldukça yüksek tutulmuş. Rumi palmet, kıvrık dal motifleri, kalın yazı dizisi ve tepeliği ile Yeşil Camii mihrabına benziyor. Türbenin iç yüzeyi altı köşe firuze duvar çinileri ve altın yaldızlı rozetler ile kaplı. Çiniler, kitabesinde de belirttiği üzere Mecnun Mehmed tarafından yapılmış.

Yeşil Camii’nin güneybatısında ve yaklaşık 100 m. uzaklıkta bulunan medreseye, cami yanında yer alması sebebiyle “Yeşil” adı da verilmiş. Sultaniye Medresesi olarak da bilinen ve 1419’da tamamlanan medrese bugün “Türk-İslam Eserleri Müzesi” olarak ziyaret edilebiliyor. Tadilatta olduğundan ancak geniş bahçesinde baharla donanan ağaçların altında bir süre soluklanıyorum.

Bu arada karşıda sıralanmış binalar dikkatimi çekiyor. Cumbalı ahşap eski evler onarılıp renk renk boyanmış. Hediyelik eşya ve antika satıcılarının bulunduğu yapılar küçük meydana canlı ve neşeli bir hava veriyorlar.  Kapılarının önlerine taşan sergilerinde neler yok ki? Bakırlar, güğümler, tespihler, porselenler, takılar, ahşap çekmeceler,  heybeler…

Bütün bunların arasında bir küçük dükkâna takılıyor gözlerim. El işleri ile dolu vitrini görünce kapısına dayanıyorum. Bursa Esnaf Kadınlar Yardımlaşma Dayanışma Derneği’nin merkeziymiş meğer. Raflarda dantelden keçeye, gümüş takılardan örgüye, rölyeften ahşap boyamaya pek çok parça sergileniyor. Dernek Başkanı Hacer Özyürek ile sohbet bir bardak demli çay ile koyulaşıyor. Kadınların ellerinin emeklerini değerlendirerek üretime katkıda bulundukları, aynı zamanda bir araya gelerek birbirlerine can yoldaşı oldukları, dayanışma içinde bulundukları bu merkez sadece bir satış noktası değilmiş. Aynı zamanda eğitimlerin, seminerlerin düzenlendiği, çeşitli kursların verildiği bir mekânmış. Hem de tam zamanında gelmişim, üst katta bir takı kursu devam etmekteymiş. Ziyaret isteğimizi geri çevirmeyip kapılarını açıyorlar. Bu son derece sabır isteyen, gümüş ve bakır telleri iğne ile tek tek işleyerek, tasarımlarını takıya dönüştürdükleri bir kurs. İçerisi epeyce kalabalık. Eğitmenlerine teşekkür ediyor gümüş ve bakır takıları hayranlıkla seyrediyorum. Hacer Hanım on yılı bulan geçmişinde derneğin zorluklarla adım adım bu noktaya gelişinin hikâyesini anlatıyor. Bu tarihi semtte el emeği, göz nuru, hayatımızın içinden, bizden olan ürünleri bulabileceğimiz bu mekânı gördüğüme çok memnun oluyorum. Burası sık sık ziyaret edilmeli. Hacer Hanım ile şimdilik vedalaşarak aşevine doğru yöneliyorum.

Yeşil Külliyesi’nin bir parçası olan imaret 15. yüzyılda inşa edilmiş. Bugün de özgün yapısına uygun olarak restorasyonu gerçekleştirilen yapı, dönemindeki işlevine sadık kalınıp Somuncu Baba aşevi olarak hizmet vermekteymiş. İç mekânda geniş bir salon, köşede yığılmış masa ve sandalyeler burada sık sık yemek verildiğini gösteriyor. Bir yetkili merakımı gideriyor. İhtiyaç sahibi olduğu ev ziyareti ve muhtarlık denetimi ile belirlenen aileler, kendilerine verilen belge ile aşevinden günlük iki öğün yemek alabiliyorlarmış. Bunun dışında sabah çorbası her gelene ikram edilirmiş. Yemekler kesinlikle para karşılığı verilmiyor. Kendi fırınlarında pişen ekmekler de ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtılıyormuş. Somuncu Baba Aşevi ihtiyacı olanları doyurmaya her daim devam etsin inşallah.

Yeşil ziyaret edilir de külliyenin sağında, Bursa’ya nazır konumda yer alan Hünkâr’a uğramadan olur mu? 1961’den günümüze bu noktada Bursa’yı seyretmek isteyenleri ağırlayan mekânda kırk yıllık idarecisi M.Emin Sağdıç Bey ile sohbet ediyoruz. Bize Yeşil’in geçmişini anlatıyor. Zaman içinde çevre düzenlenmesi yapılmasına rağmen eski canlılığını kaybetmiş gibi görünen bu güzeller güzeli semt günümüzde neden sessiz ve ıssız acaba? Ovaya yayılıp giden şehre bakıyorum. Karşıda Yıldırım Külliyesi, sağda Emirsultan ve aradaki kabristanlar olmasa şehir büyük bir beton yığınından ibaret.  Bir zamanlar güzelim şehri ve ovayı seyretmeye doyamayanların soluklandığı mekândan Bursa artık böyle görülüyor. İşte yeni yerleşim yerlerini tercih edenler için şehrin tam merkezinde kalan bu kadim semt, kolay ulaşılan bir yer olmaktan çıkmış, günümüzde daha çok turistlerin uğrak yeri haline gelmiş.  Oysa Hünkâr, yıllar içinde çok kez yenilenmiş ve büyütülmüş olmasına rağmen özelliğini hiç kaybetmemiş. Yine olabildiğince dost ve bizden. Ahşap geleneksel Osmanlı sehpaları, sedirli oturma takımları, ahşap merdivenleri ve güler yüzlü personeli ile ziyaretçilerine Bursa’nın lezzetlerini sunmaya devam ediyor.  Her şeye rağmen terasından şehri seyredip Yeşil’in havasını teneffüs ederken bir bardak çay yudumlamak insanı rahatlatıyor.  Bu noktada Yeşil’in tekrar eski canlılığına kavuşabilmesi için projeler üreten M. Emin Bey düşüncelerini aktarıyor. Yaya yolu olmasına rağmen araçların park edildiği sokakların boşaltılması, ortadaki küçük meydanda bir düzenleme, çiçeklendirilmiş oturma alanları ile küçük bir havuzun yapılması faydalı olabilir diye konuşuyoruz. En kısa zamanda bu fikirlerin hayata geçirilmesini ve Yeşil’in her daim ruhaniyeti ile bizleri ağırlamasını dileyerek mekândan ayrılıyorum.

“Bir şehrin tarihi dokusunu hissetmek, ecdadın izlerini seyreylemek, ruhaniyeti ile ruhlarımızı dinlendirmek için illâ o şehre turist olarak mı gitmemiz lazım” diye düşünerek ağır adımlarla Setbaşı Köprüsü’ne yürüyorum.